Aikido ve Çocuk

001efe-300x239Oğlumun elinden tutup Aikido dersi için getirdiğimde 9 yaşındaydı.

İnce belli, ince bilekli oğlum basket ve jimnastikle anlaşamamış, alabildiğince özgürce uçabileceği koşuyu seçmişti. Resim yapıyordu, çizgi romanlar, hikayeler yazıyordu, düş kuruyordu.

Yemek yemek için geldiğimiz Minesara’daki  afiş birden beni çocukluğuma annemin kaygılarına götürdü. Abimi kolundan tuttuğu gibi zorla mahalledeki karateye yazdırmıştı; kendini koruyabilsin diye..

80 öncesi kutuplaşmaların olduğu bir dönemdi.. Yine de 2.katta hacımız ve ülkücü oğlu, alt katta komşumuzun sağcı oğlu, evimizde kalan hukukta okuyan solcu evci akrabamız; tüm düşmanlıklar apartmana girince unutulurdu.. Her görüş temsil edilince mahallede dokunulmazlığımız vardı.. Arka bahçede silah talimleri, babama telefon edip “aman işten şimdi dönme” deyişlerimiz, silahlar atılırken salonda yere yatıp ışıkları söndürmemiz aklımda.. Bir gün servisten inmiş eve dönerken “çıtır çıtır mükemmel bu yerlerdeki camlar” diye düşünüyordum; oysa kapanmış sinemanın alt katında bomba imal ederken ellerinde patlamıştı gençlerin.. Sonra caddemize de düştü o camlar.. Karşı apartmandaki komşumuz Prof.Dr.Muammer Aksoy’u öldürdüler.. Pencereden izlerdim; ne zaman görsem masasında sabahlara kadar çalışırdı..

Abim karate derslerine bir gün gitti. Bana “insanlar birbirlerine tekme atıp duruyorlar” demişti. Uzak doğu savaşları yalnızca kavga demekti benim için.. “Karate Kid”, “Çekirge” bile bu görüşü değiştirmeme yetmemişti. Daha ileri giderek mahalledeki tehlikeli oğlanların  gittiği yerler diye düşünüyordum.. Siyaset odağıydı. Ya basket/futbol oynardın ya dövüşürdün..

Eşime oğlumu kursa yazdırmayı düşündüğümü söylediğimde, geçmişin benzer yansımasını gördüm gözlerinde.. “Saçmalama” dedi.

Tek savunmam vardı; “Yaşamının başında, olabildiğince çok seçeneği tanıması için koşulları yaratmak ana görevimiz. Tam nedir bilmiyorum ama bir sürü adı var artık uzak doğu sporlarının, bak bu Aikido savunma sanatıymış. Kendini korur oğlan”

Merak ve heyecanla ilk derse götürdüğümde Sensei’si ile tanıştım. Minyon, güler yüzlü, sevecen biriydi. Oğluma benzettim birden.. Belki dedim benim yerinde duramayan aşırı gürültücü oğlumu biraz toparlar; kendine benzetir. Çok da umutlu değildim işin aslı. Bilgisayar oyunları, playstation, psp, x-box, yığınla oyuncak, kitaplar, dergiler arasında okuldan bunalıp ulaştığı hafta sonunda hem Cumartesi hem Pazar iki saatini verirmiydi ki.. Kaldı ki ilk aylarda “bugün gitmesem olur mu?”lar yaşandı. Elbette O’nun kararıydı.  Tek koşulum vardı “ya bugün gidersin ya kaydını tümden silerim”. Her seferinde düşünüp tümden bırakmayı kabullenemedi; söylene söylene gitti.. 6 ay sonra durum değişmişti. Kolundaki saatine bakar kendi anımsatır hale geldi. Seviye atlama sınavları öncesi hafta içi de gidebilmek için koşulları ayarlar olduk.

Ne zaman beni de etkilemeye başladı tam bilemiyorum. Dersleri izlemeye başladım. Söz dinlemeyen isyankar oğlum gözlerimin önünde tamamıyla değişiyordu. En şaşırtıcı olanı sessiz konuşmasıydı.. Derslerde öğretmenleri konsantrasyon sorunu yaşadığını söylüyordu. Arkadaşları ile konuşmazsa defterlerine resimler/kahramanlar yapıyor; hatta silgilerle oyunlar kuruyordu. Öğretmenlerle zaman pazarlığı yapıp sınıfa gösteri bile düzenlediği olmuştu. Mindere geçince ise durum farklıydı. Gözünü Sensei’sinden ve karşısındaki arkadaşından ayırmıyor, hatta ders tamamlanınca bile sorular soruyordu. Her seferinde “hadi” demek zorunda kalıyordum. Değişimini en net bir gün geç kaldığımızda yaşadım. Zamanın kullanımına çok değer veririm. Birilerini bekletmek ya da dersi bölmek demek bir başkasının dakikalarını çalmak demektir. Soluk soluğa heyecanla daldık içeri. Sanki merdivenlerde koşmamışız gibi birden yavaşladı oğlum. Ayakkabılarını çıkardı; düzgünce koydu. “Girebilir miyim” diye sorup sakince mindere çıkıp diz çöktü; selam verdi. Sırf göz kontağı ile gösterilen yerine geçti.. Utanmıştım telaşımdan.. Ortamın huzuruna yakışmayan bir elektrik vardı üstümde.. Zamanla sırf oraya yakın olmak beni mutlu etmeye başladı. Biraz erken almaya gelir oldum oğlumu.. Azıcık dersi izler azıcık kitabımı okurken asıl paylaştığım o huzur ve sessizlikti.

2 yıl tamamlandı; oğlum turuncu kuşakta; kırmızı kuşak sınavı heyecanını yaşıyor şimdiden ama hırstan çok özenmeye yakın bir istek görüyorum üzerinde.. Dersleri yıllarca sürdüreceğine inancım gittikçe artıyor.

Kendini beklenmedik saldırılara karşı savunması için gönderdiğim kurs vücudunu, gücünü, iradesini giderek benliğini tanıması için bir eğitim yeri haline geldi.

Tahmin edebileceğiniz gibi kendim de Aikido hakkında okumaya başladım. Bir başkasının olumsuz enerjisini ve saldırganlığını yalnızca savunarak kırmak, isteksizleştirmek, gücünü kendisine karşı kullanarak etkisizleştirmek.. Her ne kadar savaş sanatı ise de barış kavramına açıklığı.. Doğru yerdeydik.. Oğlumun Aikido görüşünü daha derin bilgilerle anlatacağı günleri beklemekteyim.. O’nunla övünüyorum.

Teşekkürler Fudoshin Dojo Ankara.. Teşekkürler Mert Sensei.. Teşekkürler Oğuzhan Sensei..

Yeni mekanınızda bir bardak yeşil çayımla sizleri izleyerek veli/öğrenci olmaya devam edeceğim.. .

19 Eylül 2011

Bir Cevap Yazın