“Bir” Saat

imagesOrtalama bir insan ömrü ne kadar 60 yıl mı? Kısa mı 60 yıl? Göreceli bir soru bu. Kocaman bir çöldeki kum tanesi gibi olabilir 60 yıl ama o minik kum tanesidir çölün kendisi. Göz alabildiğine uzanan boşluğun, göze görünmeyen halidir, şeklidir. Dünya da evrende bir kum tanesi değil mi?  Evren neyin içinde  kum tanesi peki?  Peki o çölün kumları gibi 60 yılın içinde kaç tane kum  tanesi var? Yani 60 koca yıl öyle değil mi?.  Başka bir değişle 21.900 gün ya da  525.600 saat ve aslında 31.536.000 dakika… Merak ettim acaba  bunu ne kadar sürdürebilirim ve sonunda kaç “an” edeceğini hesaplayabilir miyim? Bu soruları heybeme atarak ve haddimi bilerek sadece ve sadece bir saati düşünüyorum şimdi. Hepsini değil sadece bir tanesini…

Bir akvaryum ve bir yer yatağı. Duvara gömülü bir giysi dolabı, yarısı kitaplık olmuş. Yerde bir minder ve önüne serili bir battaniye. Bir saat sonrasında odayı hafif bir melodiyle renklendirmek üzere kurulmuş bir çalar saat. Sonra bir de 60 dakika ve bilinmeyen bir miktar “an” var elimizde. Kapanmış iki göz, birleşmiş eller, çaprazlanmış bacaklar, dimdik bir omurga. Battaniye sarmış bacakları, minder omurganın en kral dostu, arkadaşı olmuş. Almış onu sırtına güç veriyor. Bir de 60 minicik dakika var.

Nefesinde bir kıpırtı var, bir acelecilik, bir koşuşturma var. Aslında dojoda boyamam gereken tahtalar var. Boyayayım ki ki yerlerine koyayım. Sonra bitmesi gereken işler var. O zaman derin bir nefes al. Şimdi, şu anda, sadece nefesin var. Burnundan giriyor, ciğerlerini dolduruyor, karnını şişiriyor ve tekrar bedeni terk ediyor. Güzel işte bu, Sakince, “an”ların içinde ilerliyor nefes. Bu arada yarın motorun yağını mı değiştirsem? Ama önce bir nefes daha alayım ve verirken everestin tepesine doğru yükseleyim. Birde ne göreyim orada? Kafamın tam tepesinde bir karıncalanma bir hareket var. Bazen bir ısınma bazen bir uyuşukluk sanki. Birkaç kemikten oluşan bir kafatası, bir beden var kafamın olduğu yerde. Hisset, algıla, idrak et. Bu ben miyim? Bir sürü felsefeci sormuş bu soruyu, şimdi birde ben mi sorayım? Sorayım da nereye varayım? Kafamın üzerinde bir hareket var. Şimdi aşağıya, alnımda gözlerimde bir baskı var. Kim yapıyor bana bunu? Baskılar bizi yıldıramaz. Burnumda yanaklarımda aynı sıcaklık, çenemde yine bir karıncalanma. Heyecanlanınca çenesi titreyen bir kız tanımıştım. Kulaklarım beni dinliyor sanki ama ben mi konuşuyorum? Boynumda bir değişim var. Bazen soğuyor bazen ısınıyor. Bir soğuyor bir ısınıyor. Nefesim var hiç durmadan yaşam veriyor bana. Nefes alıyorum soğuk geçiyor, nefes veriyorum sıcak yayılıyor. Durmuyor ki hiç. Hiçbir anda ve hiçbir yerde. Göğsümde bir ”şey” var. Aslında ne çok şey var. Kalbim yavaş, tıpkı “an”lar ve nefes gibi. “An” da kaç atıyor acaba? Saat kaç oldu acaba?  Nefes gidiyor aşağıya doğru beni de peşine takarak. Ben mi? Karnım şişiyor iniyor, şişiyor iniyor, Dolunaydan denizlerin gelgitinin sebebi ben olabilirim sanırım. Boşversene. Arkasında sırtım var omurgam var dimdik duruyor. Güzel duruyor. Acaba aydınlanmış birinin ki gibi mi? Kursta güzel oturduğumu söylemişlerdi. Dojoda da dik durmak lazım. Dik durmak lazım, durmak lazım. Dur…Sırtımda bir kemik var, sırt ve kemik..

Omuzlarımda bir hafiflik var. Rahat, sakin, ama yaşam da var, hareket de var. Aşağıya dirseklerime doğru gidiyor sıcak va karıncalanma, oradan ellerime varıyor. Yarın biraz vuruş çalışalım.  Ellerim birlikte. Parmak uçlarım dokunuyor. Kalçam ve bacaklarım mutlu, sakin, ağırlığımı mindere yayarak görevlerini yerine getiriyorlar. O adam hiç kıpırdamadan nasıl duruyordu öyle? Dürtesim geldi kaç defa arkasından. Hımm. Olabilir evet. Dizlerim ne kadar sıcak. Ayaklarım biraz uyuşmuş mu? Olsun herşey sakin, herşey güzel. Saat kaç oldu acaba?

images1Kayalar kumlara dönüşüyor, bedenler çürüyor, bütünler parçalara ayrılıyor, sonra bir yerde tekrar birleşiyor.  Atomların etrafında devinim hiç durmuyor. Şu masanın herşeyi sürekli dönüyor. Boşluk sürekli yer değiştiyor ama hep varoluyor. Bazen madde oluyor bazen boşluk oluyor. Hep ama hep değişiyor. Sakin ve mutlu da değişiyor. Bacaklarıma n’oldu? Şimdi acıyor. Baldırlarım yanıyor. Hiçte mutlu değiller. Zaten o kadar güzellik yapmama rağmen kazık yiyen ben oldum. Saygısızca da davrandılar, terk de ettiler. Bacaklarım hala burada ama acısalar da duruyorlar. Oradan sırtıma bir uğrayalım. Değişim devam ediyor. Daha boşluk olamamış ama olsun. Şimdi o da dert yanıyor söyleniyor. Sevmedim bunu acıtıyor. Karnım hala nefesimle inip çıkarken gelgitler benim gelgitlerim oluyor. Ellerim kollarım dile geliyor anlatıyor derdini. Yüzüm bana karşıdan bakıyor. Burun buruna. Başımın üstünde bir karıncalanma var…

Her yanında, etrafımda bir kemik var, bir et var. Bir kan, bir de nefes var beni saran. En çok da acı var. Mutlak acı var. Sonsuzmuş gibi burnumun dibinde sırıtan, kalk, koş, müziği aç, bir sigara yak diyen bir acı var. Ama tüm bu görüntünün altında aslında bir değişim var. Saat kaç oldu acaba? İdrak ederken olanı biteni,  bu “an”lardan sadece bir tanesi var. Hepsi hepsi bir an…Saat kaç? Dakika kaç? Derin bir nefes al. Benim etrafımda bir beden var.  Bedenin acısı var. Arzuları tutkuları var. Göğsünde ateşler, buz dağlarıyla çarpışıyor. Nefes aldıkça ayaklarının kökleri toprağa uzanıyor. Her nefeste biraz daha yaklaşıyor. Saat kaç? 

Kulağımda bir melodi var. Bu anda sadece en yüce gerçek var. En yüce deneyim, en büyük idrak var. Sadece ve sadece değişim var. Tüm bedenin her hücresinde, madde yerini boşluğa bırakır. Gözler biraz açılır ve boşluk maddeyi yaratır. Akvaryumdan bir çift göz bakar bana. Suyun farkındamıdır balıklar acaba?

Saat 60 dakika. Bir saat, 60 dakika. Binlercesinden bir tanesi ve herbiri gibi sonsuz. Değişim var, o yüzden şimdi, tekrar başla…tekrar başla…tekrar başla…Başının tepesinden tekrar başla…

Bir Cevap Yazın