Dhamma Yolu

Sevgili Dostlar,

pksngphoto2Öfke, nefret, kıskançlık, kötü niyet, düşmanlık gibi olumsuzluk titreşimleri ürettiğimiz anda etrafımızdaki atmosfer bu titreşimlerle şarj olur. Gözle görünmese de bu kirlilik, insan toplumunda gerginliğe, strese, çatışmalara ve bir çok probleme sebep olur. Vipassana bu ızdırapdan kurtulmanın yoludur; zihni arındırma tekniğidir. Cehaletin ve olumsuzluğun karanlığının üstesinden gelmek için, sevgi, şefkat ve iyi niyet titreşimleri üretmeliyiz. Bu sağlıklı nitelikleri geliştirebilmek içinse zihnimizi arındırmalıyız. Bu geçmişte gerekliydi, şimdi gerekli ve her zaman gerekli olacak.

Toplum bireylerden oluşmuştur. Toplumu yenilemek için her bir bireyin yenilenmesi gerekir. Bu yüzden bireysellik anahtardır. İnsanlığın, gerçek bilgeliği ve içgörüyü geliştirerek, gerçekliği gözlemlemek için benzersiz bir kapasitesi var. Hindistan’ın ve diğer ülkelerin azizleri ve bilgeleri zihni arındırmak için bir yol keşfettiler. Her birey bu arındırma yöntemini çalışmalıdır. Eğer birey ızdırabından kurtulamazsa, toplum nasıl kurtulabilir ki?

Öyleyse kişi en önemlisidir ve kişiyi konuştuğumuzda ise zihin en önemlisidir. Tüm bu farklı kirlilikleri yaratan zihindir. Zihin kirli kaldığı sürece, sağlıksız titreşimler üretmeye devam edecek ve tüm atmosferi ızdırapla dolduracaktır. Kişi gerçeği deneyimsel seviyede gözlemlemeye başlamadığı sürece, sırf entelektüel bir anlayış çare olmayacaktır. Kutsal kitapları okumak ve konuşmaları dinlemek iyidir; bize ilham verir, yol gösterirler. Ama kendimizle dair gerçeği farketmemizi sağlayamazlar. Bunun için kendi içimizde, sırf entelektüel ya da dinsel seviyede değil, gerçek ve deneyimlenebilir seviyede derine gitmeliyiz ve bu Vipassana’nın yaptığı şeydir.

Zihnin yüzeyi, zihnin oldukça küçük bir parçasıdır. Akıl her zaman dışarıdaki şeyleri görür ve onlara önem verir. Biri size hakaret ettiği ya da yanlış davrandığı için üzgün olduğunuzu düşünebilirsiniz. Belki de nahoş bir durumda kaldığınız için mutsuzsunuzdur. Görünen seviyede bu doğrudur. Ama derine gittiğinizde ızdırabın tüm sebeplerinin orada yattığını görürsünüz. Aynı şekilde mutluluğun tüm kaynakları da oradadır, dışarıda değil. Asıl gerçek içeride derinlerdedir. Fiziksel ya da sözel gerçekleşen her sağlıksız eylemin kökü zihindir. Öfke, nefret, kötü niyet ya da düşmanlık üretmeden öldüremezsiniz. Açgözlülük olmadan herhangi bir şeyi çalamazsınız. Tutku üretmeden cinsel istismarda bulunamazsınız. Aslında eylemleriniz birine zarar vermeden önce size zarar verir. Bu zihinsel kirlilikler güçlendiklerinde, fiziksel seviyede eyleme geçersiniz. Zihinde olumsuzluk üretmeye başladığınız an, doğa kanunu gereği orada ve o anda cezalandırılmışsınızdır; ki mutsuz olursunuz. Hükümet yasalarının cezalandırılmanızı sağlaması zaman alabilir ama doğa kanunu beklemez.

İçeride ne olduğunu anlamayız. Öfke yükseldiği zaman tüm dikkatimizi dışarıdaki objeye, kişiye ya da duruma veririz. Dışarıdaki şeyleri düzeltmeye çalışırız. Mesela bir kayınvalideye neden ailesinde bu kadar ızdırap olduğunu sorsanız, herşeyin gelini yüzünden olduğunu söyleyecektir. “Şu gelin biraz düzelse mutlu oluruz” diyecektir. Geline aynı soruyu sorarsanız, “şu yaşlı hanım biraz düzelse herşey harika olacak” der. Baba oğlunun biraz değişmesini, oğul babasının biraz değişmesini ister. Kusurun, ızdıraplarının gerçek sebebinin kendilerinde olduğunu düşünmezler

4191476452_00c6f596f2_oKişi Vipassana çalışmaya başladığı ve kendi içindeki gerçeği deneyimlemeye başladığı zaman, Aydınlanmış Olan’ın sözleri çok açık olur:

Pubbe hanati attanam pacca hanati so pare.
Kişi önce kendini öldürür, ancak ondan sonra başkalarını öldürebilir.

Kişi ancak kendi içindeki barış ve uyumu yokettikten sonra, başkalarının barış ve uyumunu yokedebilir. Kişi sağlıksız bir eylemde bulunmadan önce, bazı kirlilikler zihinde ortaya çıkmış olmalıdır ve bu olduğu anda kişi mutsuz olur.

Bazen biri aşağılayarak sizi mutsuz eder ve siz bu hakareti kabul eder, mutsuz olursunuz. O biri size o an hakaret etmiş ve gitmiştir. Ama siz aynı dramayı zihninizin sahnesinde tekrar ve tekrar oynatarak ne yapıyorsunuz? Sürekli kendize o tacizi hatırlatarak yalnızca öfke üretmeye devam ediyorsunuz. Siz kendinize zarar veriyorsunuz.

Bu süreç sırf konuşmaları dinleyerek anlaşılamaz. Kişi söylenen şeyin mantıklı olduğuna inanabilir, ama bunlar kişi dersten çıktığı an unutulur gider. Buda’nın, Mahavira’nın, Krishna’nın, İsa’nın ya da Muhammed’in söylediği gibi (ki onların sözlerine inancım büyüktür); şeyleri yalnızca inançsal seviyede kabul etmek yardımcı olmayacaktır. Sadece kişinin kendi bilgeliği, (vedena seviyesinde kendi vijja’sı) kendi deneyimi kendini kurtuluşa görütebilir, başkası değil. Bu Buda’nın ve tüm aydınlanmış olanların farkına vardığı şeydir.

Deneyimsel seviyede ne olduğunu anlamalıyız. Altı duyu kapısı, kendi algı nesneleriyle (salayatana) temasa geçtiğinde içeride birşeyler olur. Örneğin zihnin bir kısmı (vinnana, bilinç) sadece bir sesin kulakla temasa geçtiğini farkeder. Sonra zihnin ikinci kısmı (sanna, algı) sesi tanımlar; sesler hakaret içeren sözler de olabilir, övgü de. Sadece tanımlamaz, aynı zamanda değerlendirir; hakaret kötüdür, övgü iyidir.

Kişi içe baktığı zaman, sesin kulakla temas ettiği anda bir titreşimini nötr bir titreşimin oluştuğunu görür. Eğer sanna (algı) bu kötüdür derse, bu titreşim bedende nahoş, istenmeyen bir fiziksel hisse ya da titreşime dönüşür. Eğer algı “bunlar övgü dolu sözler, harika” derse, bu nötr titreşim derhal çok hoş bir hale dönüşür. Bu hisler zihnin üçüncü kısmını içerir; vedana. Bugün Hindistan’da bu sözcük yalnızca ızdırap, mutsuzluk, acı ya da hüzün anlamındadır. 25 yüzyıl önce ise vedana sözcüğü hoş, nahoş ya da nötr duyum anlamındaydı.

Zihnin dördüncü kısmı olana sankhara bu duyumlara tepki verir. Bu, görünen seviyede dışarıdaki bir şeye, hakarete ya da övgüye tepki veriyormuşuz gibi olsa da, aslında biz hoş ya da nahoş duyuma tepki veririz. Bu duyum bizim cahil kaldığımız kayıp bağlantıdır. Bunu farketmezsek tepkinin içimizdeki derin sürecini durduramayız. Zihnin yüzeysel seviyesinde, şiddetli arzu ya da şiddetli reddetme ile tepki vermememiz gerektiğini entellektüel olarak anlayabiliriz. Kendimize bu ikisinin de kaçınılması gereken şeyler olduğunu hatırlatabilir ve dengeli kalabiliriz. Gerçekte ise zihnin ancak küçük bir bölümü dengelidir.

Zihnin büyük kısmında yani sözde bilinçsiz (bilinç altı) olan kısmında ne olduğunu bilmeyiz. Bu kısım her zaman,  gece ve gündüz bedendeki duyumların bilincindedir. Gece gündüz, kendi alışkanlık modellerinin tutsağıdır. Zihnin derin alışkanlık modelleri tepki verir. Bu derindeki problemi, zihnin köklerinde düzeltmeliyiz. Yüzeysel seviyede tepkilerimizi bastırabiliriz, fakat derinlerde hala öfkeyle, şiddetli reddetme, düşmanlık, şiddetli arzu ve ego ile kaynamaya devam ederiz. Entellektüel seviyede tüm bu derin köklü kirliliklerden habersiz kalırız. Gerçekliği derinde deneyimleyerek her birey kendi aydınlanmasını geliştirmeli, ızdıraptan özgürleşmelidir. Gerçek barışı, gerçek uyumu yaşamalıdır. Her birimiz bunu başarmak için çalışmalıyız.

Uzunca bir zamandır Vipassana’nın iyi bir teknik olduğunu biliyordum. Kişi topluma yardım etmek için bireye yardım etmelidir. Ama bunun kitlelere nasıl öğretilebileceğini merek ediyordum. Çünkü çoğu insanın 10 günlük bir kursa gelmesi zordur. İmparator Asoka’nın kaya fermanlarını görmem hoş bir sürpriz olmuştu. Vipassana tekniği Buda’nın zamanından sonra yaklaşık 500 yıl daha sadece Hindistan’da kalmıştı. Sonra kaybedildi. Ama örnek yönetici Asoka saltanatı sırasında Dhamma gelişti.

Asoka, yazıtlarında kendisinden önceki tüm yöneticilerin söylediği gibi uyum içinde, bir Dhamma hayatı yaşamaktan, yaşlılara saygı ve gençlere sevgi göstermekten bahseder. Aynı şekilde farklı mezheplerin birbirleriyle dostça yaşayabilmelerini hedefler. Ama öncekilerin aksine Asoka amaçlarına ulaşmıştır.

Asoka başarılı olmuştu, çünkü bu harika öğretiyi, Dhamma’yı ülke genelinde yaymıştı. Sahip olduğu dhammamatya (dhamma için çalışan resmi hükümet görevlileri) krallığın her yerine seyahat eder ve tekniği insanlara açıklardı. Onlar insanları bir dinden diğerine geçirmiyorlardı. Buda’dan 500 yıl sonrasından bahsediyorum, kimse bauddha-dharma (Budist Dhamma) kelimesini kullanmıyordu. Onlar sadece Dhamma diyorlardı.

Asoka’nın her yazıtı yalnızca Dhamma’dan bahseder. İnsanlar sadece teorik olarak Dhamma’yı öğrenmiyorlar, aynı zamanda meditasyon pratiğini de uyguluyorlardı. Asoka zamanında insanlar kitlesel ölçekte barışçıl ve mutlu hale gelmişlerdi. Bu vaazlar, konuşmalar sayesinde değil, meditasyon çalışması sayesinde oluyordu. İmparator başarısının, insanların ahlak seviyesindeki gelişmede göründüğünü söylüyordu. Bu doğru olmasaydı kayalara kazınmış yazıtlar uzun zaman önce yok olurdu. Ancak onlar 2200 yıl boyunca korundular.

Bu gösteriyor ki kitle çapında bir Vipassana deneyi zaten yapılmıştı. Tüm ülke değişmişti. Aynı şekilde tüm dünya değişecek. Tabii ki şu seviyede bunun nasıl olacağını merak ediyoruz. Nasıl olur da o kadar fazla insan gelir ve o kadar büyük kurslar düzenlenir? Tihar hapishanesinde yeni tamamlanan bir kurs gösterdi ki, bin ya da daha fazla insanla kurs yapılabiliyor.

Gerçekten başarılı bir kurstu. Bu başarı, 20 sene önce saygın hocam Sayagyi U Ba Khin tarafından yapılan bir kehaneti aklıma getirdi. Myanmar’dan buraya Vipassana öğretmek için ilk gelişimde, çok küçük kurslar yapabiliyorduk. Başlangıçta 12, 15 ya da 20 kişi oluyordu ve hızla bu rakam 50’ye ulaştı. Yaklaşık bir yıl sonra 100 kişilik bir kurs yaptım. O günler için şaşırtıcı bir rakamdı. Myanmar’daki insanlar haberleri duyduklarında çok mutlu olmuşlardı. “Ooo Goenka 100 kişilik bir kurs yapmış” diyorlardı. Öğretmenim bunu duyduğunda, gülmüş ve “bir gün bin kişilik bir kurs yapacak” demişti.

O zamana kadar bin kişilik bir Vipassana kursu isteği vardı. Ama bunun için uygun tesisler yoktu. Ama Müfettiş Dr. Kiran Bedi, hapishane yönetimi ve Hindistan hükümeti bunu mümkün kıldılar ve bin kişi birlikte Vipassana alabildi.

Vipassana kursunun ilk gününde insanların yüzleri çok melankolik oluyor. Hapishanede bin kişiden fazla insan, yüzlerinde hüzün, endişe ve kaygıyla önümde oturuyordu. Bu insanların öfke ve nefreti elle tutulur haldeydi. Çoğu haksız yere hapishaneye gönderildiklerini hissediyorlardı, yanlış hiç birşey yapmamışlardı. Yaptıkları şeyde haklılardı ya da bazı durumlarda gerçekten masumlardı. Kim bilir? Öyle ya da böyle çok fazla öfke ve nefretle sürekli intikam planları yapıyorlardı.

Kişi böyle insanlar gördüğünde muazzam bir şefkat hissediyor. Çok fazla acı çekiyorlar. Yakınlarından ayrılmış olmanın, istedikleri gibi yaşayamamanın acısını çekiyorlar. Ama hepsinden öte cehaletten dolayı çok fazla düşmanlık ve reddetme üretiyorlar. Ne yaptıklarını bilmeden, ızdıraplarını çoğaltıyorlar. Kimse kendisine zarar vermeyi istemez. Ama hepimiz aynı şeyi yapar ve kendimize zarar veririz.

Mahkumlar içe bakmaya başladıklarında bu gerçeği farketmeye de başladılar. Öfkeli olduklarında her zaman başkalarına zarar vermediklerini, ama kendilerine kesinlikle zarar verdiklerini gördüler. On günlük bir kursta tabii ki tüm eski davranış alışkanlıklarını değiştirmediler ama kesinlikle daha iyiye doğru değişim başladı. Dün, kursun son gününde, her kursun sonunda olduğu gibi yüzleri parlıyordu. Yüzlerinde barış vardı. Dışarıdaki bu sukunet içerideki barışın yansımasıydı.

Vipassana herkes için işe yarar. Tihar Hapishanesindeki kursta müslümanlar, hristiyanlar, hindular vardı. On beş ülkeden gelen yabancılar vardı. Din, ırk, düşünce hiç fark etmiyordu. İnsan insandır. Doğanın yasalarına karşı gelen kişi kim olursa olsun mutsuz olacaktır. Doğa kanunu basittir; zihnimizde herhangi bir kirlilik ürettiğimiz anda cezalandırılırız ve eğer zihnimizi temiz tutarsak ödüllendiriliriz. Bu evrensel, hiçbir mezhebe özel olmayan yasa herkese uygulanabilir.

Zihinlerinin arkasında, insanlar bu yola karşı şüphe duyarlar. Tıpkı benim Vipassana’yı denediğim zamanki gibi. Hocama ilk gidişimde kafamda çok fazla tereddüt vardı. Çünkü çok muhafazakar ve sadık bir ortodoks hindu ailesinden geliyordum. Çocukluğumuzdan beri ateist olmamak üzere eğitilmiştik. Tanrıya ve ruha inanmazsak cehenneme gideceğimizi öğrenmiştik. Böylece hocamla ilgili şüphelerim vardı; “Bu adam budist, budistler ateisttir, onlar tanrıya ve ruha inanmazlar.” Bu inançlarımı kaybedersem bana ne olacağını merak ediyordum. Başta böyle şüpheler her zaman vardır. Sonra insanlar zamanla tanrıya ve ruha inansalar da inanmasalar da ızdırap probleminin orada olduğu farkederler.

Benim geldiğim ülkede, Myanmar’da insanların %80’den fazlası içeride bir ruh olmadığına ve yaratıcı bir tanrının var olmadığına inanır. Yerleştiğim bu ülkede ise tam tersi; insanların %80’den fazlası ruha ve yaratıcı tanrıya inanıyor. Tarafsız bir zihinle her ikisini de gözlemledim ve bu inançlar arasında fark olmadığını gördüm. Her ikisinde de insanlar şiddetli arzu ve şiddetli reddetme üreterek mutsuz oluyorlar. İnanmak ya da inanmamak neyi değiştiriyor öyleyse?

İnsanların zihinleri o ya da bu felsefe, o ya da bu inanç tarafından şartlandırılır. Bir Vipassana kursuna geldiklerinde ise onlara sila öğretilir; fiziksel ve sözel seviyede iyi bir ahlaka sahip olmak. Samadhi öğretilir; kendi zihninin efendisi olmak, gelişmiş konsantrasyon. Ve panna öğretilir; zihnin kişinin kendi bilgeliğiyle arındırılması, kişinin gerçeği kendi içinde deneyimlemesi. On gün sonra, bu tekniğin harika olduğunu, aradıkları şey olduğunu farkederek ve gülümseyerek çıkarlar.

Başından sonuna, tekniğin hiçbir yerinde tarikatçılık yoktur. Meditasyon, zihnin kontrolünü geliştirmek için konsantrasyon çalışmasıyla başlar. Kişi zihnini bu şekilde eğitirken, meditasyonun objesi solunumdur; yalnızca solunum. Nefes alıp vermenin, hindu, müslüman, hristiyan ya da budist olduğunu söyleyemeyiz. Nefes almak nefes almaktır. Kişi bir gün iki gün ve üç gün boyunca nefes alış verişini gözlemlerken zihin gitgide incelir, incelir, keskinleşir, keskinleşir. Gitgide daha konsantre ve daha hassas hale gelir.

Üç gün boyunca solunumun farkındalığıyla çalışan bir öğrenci, doğal olarak bir süre sonra burun deliklerinin çevresindeki alanda duyumlar hissetmeye başlar. Dördüncü ya da beşinci günde kişi tüm bedende duyumlar hissetmeye başlar. Sonra tüm fiziksel yapı gözlemin objesi haline gelir. Tekrar ediyorum; bir duyum sadece bir duyumdur; hindu, budist ya da hristiyan duyum diye birşey olamaz. Bedende o anda her ne oluyorsa; sıcaklık, soğukluk, terleme, zonklama, ağırlık, uyuşukluk, karıncalanma, kişi sadece gözlemler. Kişi bedenindeki gerçekliği deneyimlemeye başlar. Her an bedende bir biokimyasal ya da elektromanyetik bir reaksiyon gerçekleşmektedir ve bu duyumlar ortaya çıkmaktadır. Bedende yaşamın olduğu her yerde bir duyum mutlaka vardır.

mountain_buddhaBuna rağmen Vipassana kaybolmuştu. Hintli azizlerin sözleri Vipassana çalıştıklarını gösteriyor. Büyük bir aziz şöyle diyor;

Thapiya na jaikita na hoi
ape api niranjanu soi.

Hiç bir şeyi zorlama, hiç bir şey yaratma
Bırak şeyler oldukları gibi olsunlar

Böyle şeyler söyleyen biri Vipassana çalışıyor olmalı. Çünkü bu bir Vipassana öğrencisinin öğrendiği şeydir; şeylerin oldukları gibi olmasına izin vermek. Ape api – gerçek, olduğu gibi gerçek. Bu gerçek Tanrı’dır.

Acı varsa, kişi sadece acının varolduğu gerçeğini gözlemler. Basınç varsa, kişi sadece basıncı gözlemler. Sıcaklık varsa kişi sadece bu fenomeni gözlemler. Herhangi birini tercih etmeden ya da diğerine önyargı göstermeden. Kişi sadece ve basitçe gözlemler.

İçerideki gerçekliği gözlemlemeye devam ettiğimiz sürece, doğa kanunu gitgide daha açık hale gelir. Hoş bir duyum yükselmeye başladığında, zihnin bir kısmı derhal şiddetli arzuyla tepki vermeye başlar. Eğer duyum nahoş ise, zihnin bir kısmı şiddetli reddetme ile tepki vermeye başlar. Şiddetli reddetme ya da şiddetli arzu yükseldiği anda zihinsel dengemizi, dengeliliğimizi kaybederiz ve mutsuz oluruz. Ne zaman tepki versek, mutsuz oluruz.

Tihar’da mahkumlara Vipassana öğretirken, onlara hapishanede olduklarının doğru olduğunu söyledim. Ama gerçek şu ki tüm dünyadaki tüm bireyler hapishanededirler. Biz hepimiz kendi olumsuzluk hapishanemizde,  kendi davranış alışkanlıklarımızın mahkumlarıyız. Herkes ızdırap çeker, sadece hapishanedekiler değil, dışarıdaki dünyadakiler de. Çoğunlukla bir hapishanede olduğumuzu ve içeride ızdırap çektiğimizi bilmeyiz. Yüzeysel seviyede mutlu, çeşitli dikkat dağıtıcılarla ve duyusal zevklerle tatmin olmuş görünebiliriz. Gerçekte zihnin sadece küçük bir kısmı böyle şeylerden hoşlanır. Zihnin geri kalan kısmı ise her zaman gerginlik ve tatminsizlikle doludur.

Aydınlanmış kişi her yerde ızdırabın olduğunu söylediğinde, bazı insanlar anlamadılar. Onun öğretisinin çok kötümser bir yol olduğunu, çünkü ızdıraba çok fazla odaklandığını söylediler. Elbette ızdırabın varlığı doğru. Ama aydınlanmış olan, ızdıraptan özgürleşmenin yolunu öğretti. Yol aslında gayet iyimserdir.

Dhamma’yı, doğa kanununu çalıştığınız ve onu hayatınıza uyguladığınız zaman, kazanımlar burada ve şimdi gelir: akaliko, sanditthiko. On gün içinde insanlar daha mutlu hissetmeye başlarlar. Büyük bir yükün kalktığını farkederler. Çok hafif hissettiklerini söylerler. Neden? Çünkü kirliliklerin yükü, birikmiş olumsuzlukların yükü gitmiştir. Çok hafif ve çok mutlu hissederler. Bunların hepsi deneyimlenmiş şeylerdir.

Hepinizin hayatınızın on gününü buna vermenizi isterdim. Kendi iyiliğiniz için bu tekniğe adil bir şans tanıyın. İyi bir hindu, iyi bir müslüman , iyi bir hristiyan ya da iyi bir budist olun. Tüm dhamma yolu, bizi daha iyi insanlar olmaya götüren yoldur. Bize kendi içimizde nasıl barış ve uyumla yaşayacağımızı ve diğerleri için nasıl barış ve uyum üreteceğimizi öğretir. Bu bir yaşam yoludur, bir yaşama sanatıdır.

15-17 Nisan 1994 tarihinde, Hindistan Teknoloji Enstitüsü’nde yapılan uluslararası seminerde, S.N.Goenka’nın açılış konuşmasıdır.

Metnin orjinalini burayı tıklayarak okuyabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın