Genleşen Zaman…

007Yeni bir haftanın başında her zamanki iş planlarımı yapmaktayım. İşyerinde gerekli raporlamalar, düzenlemeler, tablolar, çocukların okul takvimi hatta tatil planları.. Aikido’ya gelince ise en uzun planım akşam 19:30’a kadar.. Hala ne getireceğini bilmeden merakla giriyorum Fudoshin Dojo’dan içeri..

Aslında burası bir yılı aşkın süredir günlük karmaşadan kaçtığım bir sığınma yeriydi.. Çayımı alır çocukları seyreder, okur, bazen yazardım.. Şimdi artık her duyguya savurabilir beni.. Ayaklarım mutluktan yerden kesilmiş, heyecanlı da çıkabilirim, yorgun, morali bozulmuş, utanmış, hatta kızgın da.. Oğuzhan Sensei geçen dersin sonunda Dojo’nun kuralları konusunda uzun bir konuşma yaptı. Ders saatini çay içerek hatta sohbet ile beklememizin kültürü zedelediğini hemen giyinerek mindere çıkmamızı, sessizce ruhen ve bedenen hazırlanmamızı istedi. Arkadaşlığın getirebileceği eksen kaymasının zarar verebileceğini, yeni gelenlere aktarmamız gereken bilincin yoğunluğunu kaybedeceğini vurguladı. Artık çayımı yukarıda içiyor; kendimi günlük telaştan soyutlayarak aşağıya iniyorum. En azından başlangıç sakin oluyor.

Bir yeri en iyi kimse yokken özümsersiniz.. Bir süredir sevgili mekanımı ıssızken yakalamayı istiyordum. Pazar akşamı dersler bittikten sonra geldiğimde sessizlikle değil ama güzel bir süprizle karşılaştım. Çocuk grubundan Onur vardı Dojo’da. İçimde biriktirdiğim soruları, duruşları, adları, teknikleri ard arda sordum. Beklentim yüksekti. Oysa konuşmak ne kadar rahatlatsa da insanın kendisini ve vücudunu dinlemesini engelliyormuş. Neden suskunluğa değer verildiğini deneyimlemiş oldum. Sensei geldiğinde yakalanmış hatta kopya çekmiş hissettiğimi de itiraf etmeliyim. Böylece özel ders alma isteğim kalmadı; her adım yerinde ve zamanında ağırlığınca yaşanacak..

Aikido’nun herkese göre farklı bir çekiciliği olabilir; kılıç benim için bir başka.. Onikinci dersim düş gibi geçti.. Elimizde tahtadan bokkenlerimiz yoktu sanki.. Özenle kınından çektiğimiz kılıçlarımız, incecik köprüde kılıcı kılıçla kestiğimiz vuruşlarımız; boyna yerleştirdiğimiz noktasal tehditlerle usulca kollarını bırakıp teslim olan hasımlarımız vardı.. Bir ara kendimi o kadar inandırmışım ki yay çizen kılıcım zamanında duramazsa yaralayacak endişesi taşıyordum. Önceleri bakışlarım bokenimdeydi. “Rakibine bak” talimatıydı her şeyi değiştiren.. Gözlerine bakmaya başladığım andan itibaren duruş, yöneliş, tutuş adrenalinle beslendi. Kılıcımı o zaman taşımaya başladım; artık ağır değildi.. Oysa kolumu kaldırdığımda karşımdakini görmediğim anlar bile oluyordu.. İzleyen biri için ne kadar acınası.. Neyse ki aynalar yok ve gerek Sensei gerekse arkadaşlarım eleştirel bakmayacak denli anlayışlı..

Zaman, yürek ve mekanın bir ortaklığı vardır. Sanılanın aksine ne kadar doldurursan o kadar genişlerler.. Bomboş bir evi gezersiniz küçücük gelir; doğru bir tasarımla eşya girdikçe oda genişler. Oğlunuz doğar; sanırsınız ki bu tutku sınırlarınızdan taşmaktadır;  ikinci oğlunuzu da sevebileceğinize inanamazsınız, hamileyken bile gizlice acırsınız ona; ilki kadar sevilemez ki.. Yanılmışsınızdır; birinin çekilmesine gerek yoktur diğerine yer açılması için.. Zaman da öyle.. Yirmidört saatimizi içimizde saniyeleri hissederek yaşamak da var.. akıp gitmesine izin vermek de.. Evde oturmak zorunda kaldığım bir dönem olmuştu. Ne zaman saat altı olmuş da çocuklar gelmiş anlamazdım. Çalışmaya başlayınca ilk düşüncem yağlıboya resmi bırakmak zorunda kalacağımdı. Bırakmadım. Hatta daha fazla kitap okur, daha fazla etamin ya da puzzle yapar, çocuklarla daha fazla oynar/çalışır oldum. Dolayısıyla sorumluluklarımı yerine getirmek için de daha fazla yardım istedim. En çok destek sevdiklerimden geldi.. Mutlu bir anneyle, eşle hatta çalışanla olmak, isteksiz ve huysuz biriyle başa çıkmaya benzemiyor ne de olsa.. O yüzden Aikido’ya nasıl zaman bulacağım demeyin.. Yalnızca deneyin; biraz şans verin.. Dilerseniz yolunuz olur, dilerseniz arayışınız sürer.. Arayış daimdir; zira yaşamınızla barışık olsanız dahi yetmez; insan daima kendini her an yeniden keşfetmek ister.. Yaş ilerledikçe sırf bu yüzden korkmaz mıyız; yoksa alternatiflerimiz azalmakta mıdır? Neyse ki düşlerimiz sınırsızdır..

14 Aralık 2011

Bir Cevap Yazın