web analytics
Asfaloth 20 Haziran 2017

Bu bir seminer sonrası yazısıdır. Oldukça kişisel bir bakış açısından ve söz konusu seminerin bu kişi üzerinde bıraktığı izlerden yola çıkılarak kaleme alınmıştır.

Öncelikle bir Aikido seminerinin nasıl bir şey olduğuna dair size fikir verebilecek bir kaç kelam etmek isterim:

Seminer, basitçe, üst düzey bir Sensei’den ders almak olarak anlatılabilir. Ders derken, ‘seminer’ denildiğinde akla ilk gelen, bir odada toplanıp bir sunumu dinleyen bir grup insandan bahsetmiyorum. Yine minderdeyiz, yine fiilen Aikido çalışıyoruz. Seminerin konusu ise tamamen dersi veren Sensei ile alakalı. Bazen temel tekniğin bile en başına dönüp mesafe ve adım çalışıyoruz, bazen de temel tekniğimizin yıllar sonra geleceği noktayı deneyimlemeye çabalıyoruz. Hem fiziksel, hem de zihinsel olarak yorucu, Aikido dolu, yoğun bir kaç gün geçiriyoruz.

Bana kalırsa, seminerler olayın en keyifli kısımlarından. Yeni insanlarla tanışma, eski dostları görme, paylaşma, yorulma, eğlenme, keyiflenme, her şeyden uzaklaşma, deneme-yanılma, gelişme, öğrenme, karışma, kendini aşma, başarma-başaramama, çabalama, emek harcama, deneyim kazanma fırsatı. Fırsatları değerlendirmek önemli 🙂

Geçtiğimiz hafta yine inanılmaz keyifli bir seminer geçirdik. Hiroshi Ikeda Shihan ve Isao Yoshikawa Sensei ile Sapanca’da buluştuk. (emeği geçen herkesin tekrardan ellerine sağlık :)) İkisi de çok güçlüler, ikisinin de karşısında uke olarak durmak mümkün değil. Vakti zamanında hayatlarını adayarak çalıştıkları teknikler bizim çalıştığımız tekniklerin aynısı. Aynı ekolden geliyorlar. Ancak gösterdikleri şeyler o kadar farklı ki.

İkeda Shihan bize yolun çok çok ilerisini gösterirken Yoshikawa Sensei çocuklara verdiği dersin aynısını verdi. Birinin gösterdiği için “Bu Aikido’ysa bizim çalıştığımız ne?” diye kara kara düşünürken, diğerinin dersinde “E bu bildiğimiz temel teknik, ama ben esas meseleyi hep kaçırmışım” dedim. Hem Aikido’nun beni götürebileceği noktayı, doğru çalışma ve vücudu doğru kullanmayla kazanılabilecek gücü, hem de oralara gitmeden önce temeli halletmek için daha çok fırın ekmek yemem gerektiğini gördüm.

Konunun derinliklerine Yoshikawa Sensei’nin dersinden başlayarak girmek isterim.

İster inanın ister inanmayın, Sensei bize selam vermeyi öğretti. “E siz selam vermeyi bilmiyor muydunuz?” dediğinizi duyar gibiyim.. Aslında biliyorduk tabi, sonuçta çoğumuz yıllardır bu selamı veriyoruz. Ya da belki, bildiğimizi sanıyorduk.. Sensei kamizanın önüne oturup da bize döndüğünde hızlıca yüzlerimize baktı. “Me-Rei-Me” diye bir şey duymuş muydunuz? (yanlış yazmış olabilirim, duyduğum şekilde yazdım) “Gözler-Selam-Gözler” olarak çevireceğim Türkçeye. Önce göz teması kurulacakmış meğer. Bakıp bakmadığımızı kontrol ediyormuş gözlerini üzerimizde gezdirirken. Sonra sıra selam kısmına geldi. Doginin yakasıyla ensemiz arasında boşluk oluşmayacakmış öne eğilirken. Her ders kafamda yeterince soru işareti oluşmuyormuş gibi bir de Yoshikawa Sensei’nin dersinden sonraki her an ensem ile dogimin münasebeti vardı aklımda. Anın heyecanına kapılıp bir an önce birine selam verme derdine girdiğimde selam bozuluyordu, bir dahakine daha temkinli veriyordum selamımı. İnsan bildiğine ya da kolayına gelene dönmeye ne kadar yatkınmış, iki arada bir derede onu da farketmiş oldum böylece. Selamı hallettikten sonra teknik çalışmaya başladık. Teknik derken, öyle kocaman bir tekniğin tamamını filan çalışmadık, yanlış anlaşılmasın. Tekniğin girişini çalıştık. Üstelik en başta öğrenilmeye başlanan bir teknikti. Sadece giriş, mesafe ve dönüş kısmı. Yine de kan ter içinde kaldım. Çünkü bütün vücutla giriş, bütün vücutla mesafeyi ayarlamak ve bütün vücutla dönüş yapmak gerekiyormuş. Anlayabildiğim kadarıyla insanın kendi vücudunun tamamının kontrolünü elinde tutması gerekiyor ki karşısındakinin de bütün vücudunu etkileyebilsin. Temel teknik deyip geçilecek gibi değil anlayacağınız. Çok çalışmak lazım çok…

İkeda Shihan’ın dersleriyle devam edeyim

Derslerden birinde bokken çalıştık. Bildiğimiz, çalıştığımız katalardan birinin farklı bir yorumuydu aslında. Shihan katayı küçük parçalara böldü, her sefer bir öncekinin üzerine biraz daha ekleyerek çalıştık. Böyle parça parça çalışınca daha anlaşılır hale geliyor. Farkettim ki, katanın her yerinde bütün vücudu kullanmak lazımmış. Yine aynı konu yani, ama kendi vücudumun derdine yandığım yetmediği gibi bu sefer bir de elimdeki bokkenin derdine düştüm ister istemez. Halbuki farkettim ki bütün vücudumu kullandığım takdirde elimde bir şeyin olup olmaması hiç bir şeyi değiştirmiyormuş. Tabi bu mantıklı çıkarımlara ancak iyice kan tere batıp da dilim bir karış dışarı çıktıktan sonra ulaşabiliyorum her sefer. Olsun, artık elime bokkenimi her aldığımda aynı şekilde çalışmaya devam. Gittikçe daha az kan tere batacağım.

Shihan’ın diğer dersleri el tekniği üzerineydi. Shihan’ı izlerken, gördüklerimizin gerçek olup olmadığı hakkında şüpheye düşmemek elde değil. Oysa ki karşısındaki senpailerimin ne kadar güçlü olduklarını ve ne kadar düzgün ukelik yaptıklarını gayet iyi biliyorum. Shihan’a dokunan kendini yerde buluyor, dışarıdan bakan doğal olarak diyor ki “kendilerini yere atıyorlar”. Bana bile öyle geldiği zamanlar oluyor itiraf ediyorum. Kendisiyle ilk tanıştığımda kendimden bile şüphe etmiştim. Ayıp olmasın diye düşüyorum herhalde diye düşünmüştüm. Çünkü dışarıdan bakılınca gözle görülür bir tek hareket yapmıyor. İyi de o zaman benim dengem nasıl bozuluyor? Shihan’ın da üç kelimelik bir felsefesi var; “shoulder-elbow-tailbone” yani “omuz-dirsek-kuyruk sokumu”. Eh, o anlatırken her şey çok güzel. Bütün vücudu kullanarak bir daire çiziyoruz, ve sırasıyla omuz, dirsek ve kuyruk sokumuna gidiyoruz. Sonuçta da ukenin dengesini almayı başarmış oluyoruz. Dedim ya dinlerken ve izlerken hiç sıkıntı yok. Ama denemeye gelince kafam yine allak bullak. Birlikte çalıştığım insanlar Shihan’a dokundukları anda düşerken ben ne kadar daire çizersem çizeyim bir faydası olmadı. Uke yerinden bile kıpırdamadı. “Acaba benim dairelerim oval mi oluyor ki?” gibi tuhaf tuhaf soru işaretleri belirdi kafamda her ders. “Yine olmadı.”, “Çekiştiriyorum, çekmemem lazım.”, “Yok, böyle de değil”, … bu örnekleri çoğaltabilirim.

Denge bozmak, iki kişi birbirini sağlam tutarken bile zor. Kaldı ki biz bunu dokunduğumuz/tuttuğumuz yeri değiştirerek, iki elle tutmaktan yavaş yavaş sadece parmak uçlarıyla birbirimize dokunacak hale gelene kadar adım adım, farklı tutuş/dokunuşlarla denedik. Shihan anlatırken ara sıra sordu “Easy, right?” (kolay, değil mi?). İşte o sıralarda bütün gücümle “Wrooong!!!” (değiiil!!) diye bağırmak geldi içimden, zor tuttum. Kolay filan değil. izleyince çok kolay görünüyor, çünkü Shihan bir şey yapmadan ukeler birer birer yere düşüyor, görüntü bundan ibaret. Ama kolay değil işte. Kolay olsa ben de yapardım ilk denememde. Ama nerede? Çalışma yöntemi farklı ancak konu yine aynı, bütün vücut kullanılacak. Shihan hiç bir yerini kullanıyormuş gibi görünmüyor ama. Benim işe yarasın diye çok büyük yaptığım o hareketleri o kadar küçültmüş, o kadar içselleştirmiş ki, gözle görülmüyor. Neredeyse hiç terlemedim ama o kadar yoruldum ki anlatamam. Buna da çok çalışmak lazım…

Biraz da Ayhan Kaya Sensei’nin dersinden bahsedip konuyu toparlayayım.

Ayhan Sensei tanto çalıştırdı bize. Size saldıran birinin elinde bir alet varsa işler büyük oranda değişiyor. Bir anda “gerçek” oluyor. Tanto’ya karşı bir iki temel teknik çalıştık. Tekniklerin girişi üzerinde daha çok durarak. Bunun yaparken aslında diğer iki senseinin gösterdiklerini birleştirdi diyebilirim. Hem adımlara, mesafeye dikkat ettik, hem de ukenin dengesini alabileceğimiz noktalara. Konunun özünü tahmin edebildiniz sanıyorum 🙂 Aynen öyle, yine aynısı, ta kendisi. İyi, güzel de teker teker yeterince zorken bir de birleştirince insanın daha da bir kafası karışıyor. Sonuç? Buna da çalışmak, hem de çok çalışmak lazım.

Aikido’nun en sevdiğim noktalarından biri bu. Aynı konu üzerinde birbirinden farklı bakış açıları, her bir Sensei’nin vücuduna oturmuş ayrı bir yöntem, aynı zamanda her birinin tekniğinin arkasında aynı sağlamlık ve aynı gücü görmek. Seminerler, daha doğrusu farklı insanlarla çalışmak, insana farklı şeyler öğretiyor. Sizden daha üst düzey insanlarla çalışmaksa yolun sonuna dair ufak ipuçları veriyor. Herkesin Aikido’su farklı. Bana kalırsa bu, “sanat”ı “savaş”tan ayıran noktalardan bir tanesi.

Şöyle bir toparlayıp noktayı koyayım artık..

Benim çıkarım yapabildiğim kadarıyla olay vücudu doğru kullanmakta ve bütün vücudu kullanmakta. Shihan, bahçede yaptığımız derste bir ağacı örnek verdi; “bu ağacın bir dalı kırılıp kafama düşerse hayattan kalabilirim, ama gövdesi kesilirse ve üstte kalan kısmın tamamı üstüme düşerse bir şansım olmaz”. Tabi bu dalın kalınlığının da etkisi var mutlaka 🙂 mindere yansıtırsak, karşımızdaki ukenin kol gücü 🙂 güçlü uke karşısında bütün vücudumu doğru kullanmaktan başka şansım yok. Başka bir deyişle, belki tek elimle ağacın bir dalını sallayabilirim, ama gövdesini kıpırdatamam..

Buradan aslında yazının başlığını neden “seminer sonrası bozukluk” (PSD) koyduğuma geleceğim. Bu kadar yoğun bir şekilde, dönüp dolaşıp aynı noktayı çalışınca, ucundan kıyısından da olsa yapabilmeye başlıyor insan. Bir yerden sonra ıvır zıvırları düşünmeyi bırakıp, daha doğrusu düşünmeyi tamamen bırakıp sadece denemeye, çabalamaya konsantre olunca kendiliğinden çözülüyor bazı şeyler. Bir bakıyorsunuz karşınızdaki insanda sizin bile olabileceğini hayal etmediğiniz bir etkiniz olmuş ve ukenin dengesi bozulmuş.

Bir de benim edinmiş olduğum bir huy var bu arada. Seminerlerde herkesle çalışmaya özen gösteriyorum tabi, (herkesten öğrenilecek bir şeyler mutlaka vardır) ama özellikle de büyük ve güçlü senpailerimi kovalıyorum minderde. Özellikle bu tarz denge alma çalışmalarında. Onların dengesini alabildiğim vakit, tekniğim sokakta da işe yarayacaktır diye düşünüyorum. Bir yandan da üstüne kafa patlattığım, o kadar yoğun çalıştığım şeylerin işe yaradığını görmek, verdiğim emeğin karşılığını almak iyi geliyor bana. Onlara teknik yapabildiğimde her şeyi yapabilirmişim gibi geliyor. Hele ki parmağımın ucuyla denge bozduktan sonra, değmeyin keyfime 🙂

Seminer sonrası kafası güzel bir şey 🙂 Karışık, biraz dağılmış, biraz farketmiş, biraz hala anlayamamış, dünyevi konulardan kopmuş, sadece Aikido’yla dolmuş… Bunlar her seminer için geçerli, öğrendiğin, bildiğini sandığın şeyin farklı bir yorumunu, farklı bir çıkar yol olduğunu görünce insan başta bayağı bocalıyor, sonra sonra biraz toparlanıyor her şey, birazı ise dağınık kalmaya devam ediyor. Bazı seminerlerde ise Sensei öyle şeyler gösteriyor ki, yapmayı başarsanız bile insanın aklı tam olarak almıyor olan biteni. Örnek olarak İkeda Shihan’ın derslerini verebilirim. Benden çok daha büyük ve güçlü insanların dengesini almayı başarıyorum ya sonuçta, “Büyüyünce Jedi olcam ben!” inancına girecek kadar bozulmuş olarak çıkıyorum minderden. Nasıl yaptığımı, ne yaptığımı sorarsanız, anlatamam malesef. hem nasıl anlatacağımı bilmediğimden, hem de anlatmaya çalışarak zaman harcamaya gerek olmadığını düşündüğümden. Deneyimlemek lazım, o bileği hiç değilse bir defa tutmak, sonrasında ise çabalamak, çabalamak ve yine çabalamak lazım. Seminer güzel şey vesselam, dediğim gibi biraz bozuyor insanı ama olsun, her seviyeden Aikidoka’ya şiddetle tavsiye ederim :))

Peki biz ne zaman o hale geleceğiz? Cevabını gerçekten bilmiyorum. Hem bir an önce artık benim de kendi Aikido’m oluşsun ve otursun istiyorum, hem de onun öyle kolay olmadığının farkındayım. Deneyip yanılacak, hata yapıp doğrusunu bulmak için uğraşacak daha çok şey var önümde. Acele etmenin anlam yok, çalışmaya devam. Sabır çekirge…

Bu keyifli seminerde emeği geçen herkese en içten teşekkürlerimle…

1 thought on “PSD (post-seminer disorder)

  1. Burçin-cho konuya çok güzel girmişsin. Gerçekten seminerde farkinda olmadan o kadar çok şey denemişiz ki ben senin yazdiklarini okudukça daha çok hatırlamaya başladim. Kaçirmiş olduğumu yazdiklarini okuduktan sonra ancak farkina vardığım bazi detaylari ise sayende yakalamış oldum. Daha başka yazilarini da bekleriz. Bilhassa yaklaşan Dan sinavindan sonra senden bir “Post yudansha sınavı sendromu” yazisi bekliyorum.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: