Uke ve Nage : Vermek

Yılbaşı geliyor, yine hediyeler alıp verilecek. Her halde insanlık tarihi kadar eskidir birine hediye vermek. Yine o zamandan bu zamana bilinir hediye vermenin almaktan çok daha iyi olduğunu. Verdiğinizde yaşadığınız mutluluk, aldığınızda yaşadığınız geçici heyecandan çok daha derin işler insanın içine. Her ne kadar aksine bir hayat yaşamak konusunda dirensek de belki de doğamıza en uygun hareket budur. Üzerine pek düşünmesek de, verdiğimizde, herşeyin geçici olduğu, kalıcı hiç birşeyin varolmadığı ve aslında hiç birşeye sonsuza dek sahip olamayacağımız gerçeğinin bir küçük pratiğini yapıyoruzdur belki. Parlak bilincimiz bunu algılamasa da, belki yaşadığımız mutluluk bilinç altında bu pratiğin cevap buluşudur. 

Yeryüzünde, içinde vermekle ilgili söylevler, simgeler ya da uygulamalar olmayan herhangi bir din ya da öğreti yoktur sanırım. En azından ben hiç, alabildiğin kadarını al, ne kaparsan kardır diyen bir din duymadım. Umarım duymam da…

Mevleviler, tüm dünyevi detayları kenara bırakıp, o nihai anlayışa ve aşka ulaşmak için dönerler. Semazen.net diyor ki; “Sema’ ederken kollarını açan sema’zenin sağ eli dua eder gibi yukarıya, sol eli aşağıya açıktır. Bu, Hak’tan alır, halka saçarız, hiçbir şeyi kendimize mal etmeyiz, görünüşte var olan, vasıtalık eden bir suretten başka bir şey değiliz anlamına gelmektedir. Bir başka ifadesiyle de Göğe bakarız, yere yağarız, varlığımız Hak’kın rahmetinde yok olmuştur demektir.” Aldığın gibi vermek, yalnızca sürecin bir vasıtası olmak,  bütünün  bir parçası olduğumuzun idrakına varmak. Bir hırka bir lokma yaşamaya devam etmek,  senden geriye hiçbirşey kalmayıncaya kadar vermek, vermek ve yine vermek.

Keza memleket sınırlarından aşıp uzak doğuya yönlendiğimiz zaman da bulacaklarımız farklı olmaz. Budacılığın çok farklı türleri olsa da, hepsinin ortak olduğu noktalardır bunlar. Sahip olmamak ve sürekli vermek insanın her an uygulayarak geliştirmesi gereken özelliklerinden biridir. Hergün birilerine birşeyler vererek kişi kendini eğitir ve bu sırada adım adım aslında ne kadar az şeye ihtiyaç duyduğunu ve gerçekten ihtiyacı olmayan ne kadar çok şeye sahip olduğunu farkeder. Çoğu Budacılık merkezi kendilerine bağışlananlarla hayatta kalır. Her iki taraf içinde kazançlı bir terbiye yoludur vermek.

meditation-leafİnsan gerçekten, açken bir dilim ekmeği ya da çölde bir bardak suyu paylaşabilir. Eşyasını kıyafetini verebilir, evini misafirlere açabilir, para verebilir, kan verebilir, organ verebilir. Şöyle bir düşünürseniz neler verebileceğinize dair sıralama uzar gider. Ama eminim aklınıza bedeninizi bütünüyle vermek gelmez.

Öğrenci dojoya geldiğinde kendisinden beklenen ilk şey, dojo aracılığıyla savaş sanatları disiplini tarafından şekillenmeye hazır, açık bir zihin durumunda olmasıdır. Öğrenmeye kendini açabilmelidir. Daha ilk adımla kendini dojoya ve öğretiye vermeye hazır olmalıdır. Ancak günümüzün dünyasında bunu idrak etmek biraz zaman alır. Aylık bir kursa yazılıp yeni bir hobi edinmiş kişi dojoya öğrenmek için gelir. Haklıdır da. Buradan bir yanlış yok. Ama tekniğin dış kabuğunda dolaşmayı tamamladığında ve daha derinlere inmeye karar verdiğinde artık vermesi gerektiğini farkeder. Dış kabuk biraz da bu yüzden vardır aslında. Önce şu çitleri  boya bakalım, sonra arabaları cilala parlat ondan sonra gel bana Daniel-san.

Çitler ve arabalar parladıktan sonra, Daniel-san gelir uke olarak nagenin karşısına oturur ve birbirlerini eğilerek selamlarlar. Her iki taraf da Aikido’nun tek başına yapılacak birşey olmadığını ve birinin bedeni üzerinde deneyimlenerek keşfedildiğini bilmektedir. Bu deneyimleme sırasında her iki tarafında canının yanabileceğinin, sakatlanılabileceğinin ve hatta (ileri seviyelerde) hayati tehlikenin bile söz konusu olduğunun farkındadırlar. Bu bir oyun, spor ya da eğlence değildir. Kişinin bedensel sınırlarına doğru çıkacağı yolculukta, zihnini keşfetmesi ve her geçen gün daha keskin bir ruha sahip olmasının ilk adımıdır. Tüm bu farkındalıkla uke eğilir ve çalışma için sana bedenimi emanet ediyorum der. Nage ise bu bedene gerekli saygıyı göstererek kabul eder. Sonra çalışma başladığında her iki tarafta kapasitelerinin sınırlarına iterler birbirlerini. Uke saldırır nage cevap verir. Gerekli olduğu anda uke düşer, teknikten çıkar ve yeniden saldırır. Ukenin refleksleri ne kadar gelişmişse nagenin tekniği o kadar hassaslaşır. Nage daha ince ve keskin teknik yapmaya başladıkça, uke zarar görmemek için aynı keskinlikte düşüşler yapar. Uke her seferinde dürüst ve tam bir saldırı yapar. Dengesi bozulup mecbur kalıncaya kadar saldırısından vazgeçmez. O anda hırs, ego ya da düşmanlık yoktur. Adeta bıçak ve biley taşı gibi olurlar. Aralarında bir çatışma yaşanıyor gibi görünse de, bu dünyada az sayıda insanın deneyimlediği bir birlikteliktir.

Bundan uzun zaman önce, yaptığımız bir gösteri sonrasında, izleyenlerin arasından, bizi minderin dışında gören, muhabbetimizi ve yakınlığımızı bilen biri sormuştu. Dışarıda gördüğü samimiyetten sonra minderde gördüğü sert bakışlar garip gelmiş olacak ki; siz üst kuşaklar birbirinize çok sert davranıyorsunuz, bir şey olmasından korkmuyormusunuz, bu nasıl ilişki diye sormuştu. Aikidoya başladığım günden beri yol arkadaşım olan Evren Senpai’nin verdiği cevap, uke ve nagenin ilişkisini de özetlemişti aslında; biz hayatını birbirine emanet edebilen insanlarız…

Yavaşça bu çalışmanın, birlikteliğin ektiği tohumlar zihinde çiçek açmaya başlar. Her gün böyle sert bir çalışmada bile bedenini emanet edebildiğinde, günlük hayatta sahip olmak, benim demek gücünü yavaşça kaybeder. Her geçen gün vermek sana daha kolay daha anlamlı hale gelir. Başka bir değişle semazen döne döne, uke yerden yere vurula vurula, sonunda sandığı kadar ayrı ve önemli olmadığını, yalnızca bütünün süreçlerinden biri olduğunu ve nihai görevin vermek olduğunu idrak eder. Kendisine emanet edilen bedeni ve hayatı saygıyla kabul ettiğini, onunla dikkatle çalışmakta olduğunu ve zamanı geldiğinde iade edeceğini bilir.

Ve…emin olun, 2 saatlik bir antremanda 600 kere düştüğünüzde hayat çok daha kolay olur.

Bir Cevap Yazın