Skip to content Skip to sidebar Skip to footer

Aikido’ya Bütüncül Bakış: Tek Değerli Yaklaşım

Hedef odaklı bir dünyada yaşıyoruz. Yapılan her şey bir amaca hizmet ediyor olmalı. Sonuçlar gözle görülür, elle tutulur olmalı. İki kere iki dört eder ve ikilerin içindeki birler çok da ilgi görmezler. Böyle zamanlarda satır aralarındaki değerlere vakit ayırmak zorlaşır. Halbuki ruhun ihtiyaçları ve zihnin kökten dönüşümü çoğunlukla o ince detaylarda saklıdır. Aikido bence tam da böyle bir sanat. Aşağıda okuyacağınız hikaye de işte o satır aralarında neleri gözden kaçırıyor olabileceğimiz ve gözle görünen sonuçların göründükleri gibi olmayabileceği üzerine David Lynch Sensei tarafından kaleme alınmış güzel bir anektod.

Guy üç kez sırtından bıçaklandı. Dojomuzun bir öğrencisi ve gece kulübü işletmecisi olan Guy, bar çalışanlarından birine saldıran sıska, yeşil saçlı bir genci etkisiz hale getirmeye çalışıyordu. Guy onu ceketinden tutarken, yeşil saçlı genç aniden çılgına döndü, elini Guy’ın arkasına dolayıp onu sırtından çılgınca bıçaklamaya başladı.

Bu, standart Aikido tekniklerinin kapsadığı bir senaryo değildi. Şans eseri (belki de bu birini bıçaklamanın en etkili yolu olmadığı için) bıçak herhangi bir hayati organa isabet etmedi. Ancak bir atar damar kesilmişti ve ambulans tam zamanında gelmeseydi Guy kan kaybından ölebilirdi.

Yaraları iyileştiğinde, her zamanki coşkusuyla antrenman yapmak için mindere geri döndü.

Hiçbir Aikido tekniği Guy’ı bu duruma hazırlayamazdı ve herhangi bir Aikido okulunun, önden gerçekleştirilen bir sırt bıçaklamasına karşı spesifik bir savunma öğretmiş olması da olası değildir.

Çn: Bıçaklı saldırılar ve savaş sanatlarına dair  daha  kapsamlı bir burada bulabilirsiniz: Savaş Sanatları, Bıçak Saldırıları ve Savunma

Olaydan sonra, kullanılabilecek savunma stratejileri ve durumla başa çıkabilecek teknik kombinasyonları düşünmek zor değildir. Güvenli mesafe (maai), farkındalık ve beklenmedik duruma uyum sağlama yeteneğinin hayati önem taşıdığını söyleyebiliriz. Ancak bu zihinsel unsurlar söz konusu olduğunda söylemek her zaman yapmaktan kolaydır.

Aikido’yu yalnızca öz savunma boyutuyla görmekte ısrar edenler, pratik hareketler öğretmediği gerekçesiyle dojomuzu kınamak için bu olayı rahatlıkla kullanabilirler. Hatta bu olayın, Aikido’nun gerçek bir durumda ne kadar işe yaramaz olduğunu gösterdiğini bile söyleyebilirler.

Bu olayı, sansasyonel yönüne takılmak için değil, tekniğin tek başına sizi böyle bir senaryoyla başa çıkmaya hazırlamasının hiçbir yolu olmadığı yönündeki inancımı desteklemek için aktarıyorum. İnsanların bahsettiği gerçeklik, genellikle, uygun tekniği öğrenirlerse kendilerinin kontrol edebileceklerini hayal ettikleri türden bir gerçekliktir. Bu, gerçeklikten çok fantezidir.

Felsefeye ya da dine sığınmasak bile, böyle gerçek bir tehlike anında antrenmanın psikolojik boyutu hızla en önemli unsur haline gelir. Bu boyutu ne kadar iyi kontrol etseniz de, kötü şans—yanlış zamanda yanlış yerde olmak—yine de aleyhinize işleyebilir.

Bu nedenle, gerçekten pratik olmak için, hayatlarımızı nasıl yaşadığımız, kendimizi potansiyel tehlike durumlarına sokup sokmamamız gerektiği ve toplumumuzdaki genel şiddet seviyesini azaltmak için neler yapabileceğimiz gibi daha geniş düşüncelerden kaçamayız. Bu sorular her zaman Aikido’nun bir parçası olmuştur. Ancak bunlar “tek boyutlu gerçekçilik savunucuları” tarafından sıklıkla önemsiz addedilerek bir kenara itilir. Burada, Aikido repertuarından yalnızca en etkili teknikleri alıp tüm felsefi süslemeleri atmak isteyenlerden bahsediyorum.

Bu bağlamda, bir kılıç ustasının çırağına dair yerinde bir Zen anekdotu vardır:

Çırak, dojoya kabul edildikten sonra, öğrenmeye geldiği kılıç tekniklerinden hiçbiri öğretilmeksizin, uzun bir süre boyunca dojo bahçesini temizlemek gibi sıradan işlere verilir. Çırak şikayet eder ve gerçek kılıç ustalığı konusunda biraz deneyim verilmesini ister. Ancak ustanın onu acımasızca bir tahta kılıçla kovalamaya başlamasıyla bu isteğinden hemen pişman olur. Nereye gitse, usta birdenbire bir yerden fırlayıp ona saldırıyordu ki bu kesinlikle ona işin gerçeğini tattırıyordu. Hayatı cehenneme dönmüştü.

Tamamen strese giren çırak, nihayet dojoya ait sıradan işlerine huzur içinde devam etmesine izin verilmesi için yalvardı. Çalışmaları artık yeni bir farkındalık ve yoğunlaşma duygusu kazanmıştı.

Bir süre sonra, ustasından öcünü alma fikri aklına geldi. Onu savunmasız bir durumda, mutfakta bir tencerede çorba karıştırırken ve iki eli de meşgulken görünce, tahta kılıcıyla ustasına saldırdı. Usta hiç tereddüt etmeden, tencere kapağıyla saldırıyı engelledi ve sıcak çorba kepçesiyle çırağı haşladı.

Eğer hikayeyi doğru hatırlıyorsam, ana fikir şu gibi görünüyor: Gerçek ustalık tekniğin ötesine geçer ve eğitimin doğru zihin durumunda başlayıp bitmesi gerekir. Dojo işleri, bu zihinsel durumu ortaya çıkarma sürecinin bir parçasıdır ki onsuz tek başına tekniğin hiçbir faydası olmaz. Doğru zamanda verilen yoğun bir gerçeklik dozu, öğrencinin bu gerçeği fark etmesini sağlayabilir.

Acaba Aikido eleştirmenlerinin kaçı gerçek, ciddi saldırıların hedefi olmaya gönüllü olur? Tahmin ediyorum ki onlar da, tıpkı hikayedeki çırak gibi, çok çabuk normal hayatlarına dönmeyi tercih ederler.

Elbette günümüzde bu tür bir eğitim için pek fazla gönüllü olmayabilir ve böyle bir yaklaşımı başarıyla kullanabilecek çok az usta (psikolog-sensei) vardır. Ancak yine de yalnızca tekniğe odaklanmak hem kibirli, hem aptalca hem de gerçekçi olmayacaktır. Hayatınızın tüm yönlerini içeren bütünsel eğitim, beladan uzak durma kararlılığıyla birleştiğinde, tek değerli ve mantıklı yol gibi görünüyor.

Ölüm kalım durumları, kişi ne kadar “gerçekçi” antrenman yaparsa yapsın, gerçekten prova edilemez ve gerçek, kontrolsüz şiddet, herhangi bir akıllı insanın arayacağı bir şey değildir. Bir yarışmada (gerçeklik derecesi katı sınırlamalarla belirlenmiş) güçlü veya yetenekli olma oyunu oynamak isterseniz, bunu gönlünüzce yapabileceğiniz pek çok rekabet sporu vardır. Onlar budo değildir, Aikido değildir ve bu anlamda gerçekçi değildir.

Bir çakı da satın alabilirsiniz.

Tıpkı insanların bir ölüm kalım anıyla baş etmenin zorluğunu hafife almaları gibi, sanırım Aikido’nun derinliğini ve genişliğini de hafife alıyorlar ve değerini küçümsüyorlar. Birkaç yıl içinde ustalaşılabilecek, kendilerini tüm rakiplere meydan okuyacak kadar güçlü kılacak ve belki de aynı anda bir ölçü “gizemli güç” aktaracak bir şey istiyorlar.

Tecrübelerime göre—ki bu sadece 35 yıllık bir tecrübe—bu tamamen gerçekçi değil. Aikido bana güç vermekten ziyade ne kadar savunmasız olduğumu gösterdi. Onun barış mesajını kavramak kolay olmayabilir, çünkü bu içsel bir değişim gerektirir. Ancak bana öyle geliyor ki sahip olunacak tek değerli yaklaşım bu. Aikido’nun inanılmaz çeşitliliği ve inceliği, kendimi daima bir acemi gibi hissettiriyor.

Aikido, keşfetmeyi ne kadar isterseniz o kadar derin olabilir. Gerçek bir enerji ve içgörü kaynağı, hayatınızın her alanına rehberlik edecek bir yol olabilir. Ancak yalnızca “pratik” yönlerine odaklanmayı tercih ederseniz, sonuçta pişman olacağınız bir şeyi hayatınıza davet edebilirsiniz. Ve bu şekilde çok şey kaçırıyor olabilirsiniz. 

David Lynch Sensei
Eylül 2002

2 Comments

  • Harun Y
    Yayınlandı 23 Mart 2026 at 12:51

    Burada bahsedilen hikaye Dave Lowry – Autumn Lightning kitabında detaylı mevcut ve aslında zanshin’i anlatmak için iyi bir örnek olarak geçmektedir. Zamanında yaptığım çevirisini aşağıda bulabilirsiniz:

    Matajuro, klanları çoktan yetenekli savaşçılar olarak ün kazanmış Yagyu ailesinde doğdu ve çocukluğundan itibaren kılıç sanatına olan ilgisi her aile bireyi gibi teşvik edildi. Gelecek vaat eden ancak tembel bir öğrenci olduğunu kanıtladı ve potansiyelinin sınırlarını asla fark edememe tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Babası ise onu uyuşukluğundan kurtarmak için dojosundan sürgün etti.
    Matajuro bu cezanın sertliğinden çok etkilenmiş olacak ki kendini kılıçta ustalaşmaya adamaya kararlıydı. Sadece ailesine ne kadar yanıldıklarını göstermek için bile olsa. Bu yüzden iyi bir usta bulmak için yola koyuldu.
    Genç savaşçının seyahatleri onu Kii eyaletine, kırk sekiz muhteşem şelaleyle çevrili dağların bulunduğu bir bölgeye götürdü. Bunlardan bazıları yüz yirmi metreden yükseklikten, sislerin içinde dökülen kayalara çarpıp büyük havuzlara akıyordu. En uzun ve en güzeli olan Nachi Şelalesi’nin eteklerindeki sık ormanda, Japonya’nın en eski ve gizemli ritüellerinden bazılarının yapıldığı Kumano Nachi Tapınağı’na ulaştı.
    Yagyu Matajuro için daha da önemlisi, yolda karşılaştığı sake dükkânları ve hanlarda duyduğu söylentilerdi: Tapınak yakınlarında eşsiz yeteneklere sahip bir kılıç ustası yaşıyordu denilene göre. Uzun bir yolculuktan sonra Matajuro Kumano Tapınağı’na ulaştı ve rahipler ona ormanın derinliklerine uzanan zor bir patikayı işaret ettiler. Yolun sonunda, bir zamanlar büyük bir kılıç ustası olduğu söylenen yaşlı bir münzevi, Banzo yaşıyordu.
    Yol Matajuro’yu köhne bir kulübeye götürdü.
    — “Kılıç kullanmayı öğrenmeye geldim,” dedi Matajuro kendinden emin bir şekilde. Ardından tereddütle ekledi: “Ne kadar sürer?”
    Kapıda beliren Banzo kısa bir cevap verdi:
    — “On yıl.”
    — “Bu çok uzun,” diye karşı çıktı Matajuro. “Daha çok çalışsam, iki kat pratik yapsam?”
    — “O halde yirmi yıl,” dedi Banzo.
    Matajuro konuşmanın nereye varacağını anlayarak daha fazla ısrar etmedi. Sadece öğrenci olarak kabul edilmesini talep etti. Banzo da bunu hemen kabul etti.
    Tuhaf bir çıraklık dönemi başladı. Matajuro’nun kılıç kullanması, hatta sanattan bahsetmesi bile yasaktı. Bunun yerine odun kesiyor, yemek pişiriyor, kulübeyi temizliyordu. İşler her gün şafaktan önce başlıyor, ormanın karanlığını dağıtan fenerleri yakana kadar sürüyordu. Ustası ise nadiren konuşuyor, kılıçtan ise hiç söz bile etmiyordu.
    Aylarca süren bu durum Matajuro’yu hayal kırıklığına uğrattı. Kendini kandırıldığını, deli bir ihtiyarın hizmetçisi olduğunu düşünmeye başladı. Bir gün öfkeyle odun keserken, ustasını terk edip başka bir öğretmen aramayı bile düşünürken tam o sırada bir darbe ile yere serildi: Banzo sert bir bambu sopa ile ona vurmuştu.
    Bu an beklenmedik bir dönüm noktası oldu. O günden itibaren Banzo, Matajuro’ya her an saldırmaya başladı. Odun keserken, çamaşır yıkarken, kulübeyi onarırken, hatta yemek hazırlarken… Öğrencinin tek uyarısı hakamanın hışırtısı ya da bambunun vınlama sesi oluyordu. Önceleri darbeleri zor savuşturuyordu, ama zamanla içgüdüleri keskinleşmişti.
    Banzo’nun saldırıları arttıkça, Matajuro da sürekli tetikte kalmayı öğrendi. Ustası gündüz yetmiyormuş gibi geceleri de saldırmaya başladı bir vakit sonra. Matajuro, bilinçaltını tetikte tutmayı öğrenerek hafif uyumaya alıştı. Artık yüzlerce saldırıya rağmen neredeyse hiç gafil avlanmıyordu.
    Nachi Tapınağı’na gelişinin dördüncü yılında, Matajuro bir akşam yemek hazırlarken yine saldırıya uğradı. Bir an bile kıpırdamadan, elindeki tencere kapağıyla darbeyi savuşturdu ve hiçbir şey olmamış gibi yemek pişirmeye devam etti.
    Banzo o gece öğrencisine yeterlilik belgesi (çn. menkyo) ve ünlü bir kılıç verdi. Ama artık Matajuro’nun ne bir parşömene ne de silaha ihtiyacı vardı. Çünkü hiçbir resmi ders almadan, eline bir kılıç bile geçmeden, zanshin ustalığına ulaşmıştı.

    • Oğuzhan Yılmaz
      Yayınlandı 31 Mart 2026 at 08:10

      Harun selamlar,

      Çok teşekkür ederim. Harika bir katkı oldu bu yazıya. Eğer elinde böyle başka hikayeler varsa, Boş Ayna’da paylaşmak isterim.
      Selamlar

Bir yorum bırakın

Destek Ver

Boş Ayna Dergi her zaman ücretsiz ve reklamsız yayın yapmaya devam edecek. Destek vererek varlığımızı sürdürmemize yardım edebilirsiniz.

Destekçi Ol