Önceki yazımızdan devam edelim mi? İki yazı arasında Mavi Kuş kim bilir neler yaşadı, nerelerde tutundu, saklandı, hangi şarkıları söyledi, kimlere üzüldü, sonra tam o kırık daldan yeniden sevinçle uçtu? Ah Mavi Kuş!
Sizce Mavi Kuş, kendini nasıl bilir? Kendini boş aynada görse tanır mı? Tanıyınca gülümser mi kaçar mı? Aynaya ne kadar bakmaya dayanabilir? İşte bu sorular bilinç bilimi ya da bilinç felsefesi ile birlikte düşünmeye başladığımız yerlerdir. Geçen yazımızda Mavi Kuş şarkısıyla “Mavi Kuş nerede kanat çırpar?” diye sorduğumuz bilinç ve beden ilişkisine bu sefer “Mavi kuş, boş aynada kendini görse tanır mı?” diye devam edelim.
Bilinç Felsefesi
1990’lı yıllardan itibaren felsefenin büyük yönlendirmeleriyle özellikle kuantize evren ve deterministik evren arasındaki kopukluğu gidermeye çalışan modern fizikteki gelişmeler, nörobilim alanında da “bilinç nasıl oluşur?” sorularını güncelleyerek bilinç fenomenini yeniden masaya yatırır. Aslında garip ve biraz da komik değil mi sizce? Kuşları gözlemleyerek uçak yapan insan, bu uçağı yapabilen bilinçle hiç ilgilenmemiş, bilince büyük bir gizemle yaklaşmıştır. Hatta yaklaşmak değil uzak kalmayı tercih etmiştir. Kanımca bu da kapitalist sistemin düşünen insan tözünü dışarıda tutmak ve kırılgan/rekabet eden insan formunu korumak istemesinden kaynaklanıyor. Çünkü özellikle psikolojik dayanıklılık sorununu derinden yaşadığımız şu günlerde, yarattığı masayı, yazdığı şiiri, çizdiği binayı, yaptığı Aikodu’yu kendi bilincinden ayrı gören insan bu ikili dünyada tutunacak dal arayışını dış dünyada para, şan, şöhret, kariyer, güzellik gibi geçici hazlarda gidermeye çalışırken çok yorulmuştur. Halbuki bir daldan bir dala uçan kuşlar olmalıdır; insanların durup düşünmek, yani demlenmek, yani boş zaman aylaklığına ihtiyacı vardır ki içindeki Mavi Kuş’un kanat çırpışlarını duysun, onunla gezintiye çıksın, onunla kavga etsin ve onunla düşünsün. Yoksa Mavi Kuş, kendini nasıl bilsin; yuvasını nasıl tanısın? Yani başka bir deyişle Mavi Kuş diye seslendiğimiz bir ben olmasa, Mavi Kuş kendini bilebilir mi? O kendini bilmeden, ben kendimi nasıl bilebilirim?
Yaşamdaki tüm zerreler, birbirini duyarken, birbirine selam verirken, bütünsel ve bütüncül bir aklın tüm canlılığını içlerinde yaşar ve sıfatlarını dışarıya yansıtırlar. Fakat hem mağaraya ilk çizgiyi çizerek doğanın nedensellik zincirinden çıkan hem de doğaya şekil veren insan bilinci ben-sen, özne-nesne, iç-dış, madde-mana, biçim-içerik ayrımlarında Mavi Kuş’tan ayrı kalmıştır. Kendi emeğine, ilişkilerine, duygularına yabancılaşan insan uykuda olduğundan, Mavi Kuş pencereye gelip kendini göstermeye çalışsa da, ne geleni fark edecek, ne de pencereye bir kap su bırakacaktır. Dışarı ile, öteki ile bağını kesen insan, bağsızlaşarak, kendi için ulaşılamaz olmuştur artık. Aynaya baktığında ise o bir kaç saniye kendini göremeyecek, dişlerinin sarılığı, göz çevresindeki kırışıklığı onu kendi güzelliğinden, biricikliğinden, Mavi Kuş’un zarafetinden ve saflığından mahrum bırakacaktır. Yani insan bilinç üzerine düşünmedikçe çöldedir; hem de kendi çölünde. O zaman bizi uyandıracak olan ve aynada kendimizle tanışmamızı sağlayacak olan o suyun berraklığına ihtiyacımız vardır. O suyu berrak yapacak olan ise Bilinç Felsefesi’dir.
Örrneğin Alman İdealizmi’nin kurucu isimlerinden Fichte’ye (*) göre, bilinç bilimi/felsefesi, ben’in edim olduğunu ve insanı/bilinci yapan şeyin edimleri olduğu üzerine temellenir. İnsan edimleriyle aslında kendini var eder ve tanır. Ondan açığa çıkan evrensel sıfatlar, edimleri sayesinde somutlanır, böylelikle bilinç kendini açığa çıkarır. Açığa çıkarmadığı sürece içindeki potansiya/cevher bir süre sonra tozlanır ya da matlaşır. Burada Fichte, öznenin sadece düşünme faaliyeti değil, aynı zamanda eylemin kendisi olduğunun altını çizer. O zaman bilinç aktif bir şeydir ve eylersem vardır. Mavi Kuş’un kendisini aynada tanıyabilmesi için aynada kendi yaptıklarını yani dünyasını görmesi aynı zamanda onun kendini görmesidir. Aynada gördükleri aslında bilincim ile benden açığa çıkan evrensel ilkeler, bir başka ifadeyle Platon’un izleğinde İYİ’dir.
Fichte, “İnsanın Saygınlığı Üzerine”isimli makalesinde insanın edimlerinin varoluşu, yani atomize evreni kapsadığını, bir nevi insanın gönüllü edimlerinin kaosa düzenlilik getirdiğini dolayımlar. Çünkü insan ancak bildiklerini değil, yaptıklarını bilebilir. Bilmenin değil (çünkü onu zaten yapay zeka yapıyor !) düşünmenin daha yüksek bir faaliyet olduğu Kant’ın dünyasından hareketle varoluşu kavramak, edimsel/aktif akıl ile mümkündür. Bilinç, zorunluluklar dünyasından özgürlük dünyasına uçabilen, zorunluluk dünyasını aşmak isteyen ve gönüllü olarak seçtiği düzeni getiren bir oluş halidir.
Kimimiz Aikido ile, kimimiz benim şu an yaptığım gibi yazarak, kimimiz laboratuvarda deney yaparak bize verili olanı aşma gayretindeyiz. Bu bilincin tözünün özgürlük olduğunun, kendini aştığı her anda, edim ile bilincin de bir sınırdan yeni bir sınıra geçtiğinin ifadesidir. Bu sayede her bilinç, kendi Mavi Kuş’unu yapar; her mavi kuş oradaki bilinç sayısı kadar farklı, biricik, özgün ve özgür kuş olmuştur artık ve olmaya da devam ediyordur. Adına YAŞAM dediğimiz bu gerçeklikte “Bir ve Çok”, “Varlık ve Varoluş” arasındaki bağıntıyı sezmek ve kavramak çok kıymetlidir.
Bilinç, çokluğu bir araya getiren, birlikte tutan ve bunu yaparken kendi de birliğe gelen bir oluş’tur. Bu oluş Yaşamın kendisidir, Mavi Kuş’un her birimizde çiçek açmasıdır. Evet, zorunluluk aleminde (duyusal bilinç-teorik akıl) Mavi Kuş sadece uçar ama benim pratik aklımda Mavi Kuş çiçek de açar. Benim bunu hayal etmem sadece mavi kuşu değil aynı zamanda beni de dönüştürür.
O zaman şöyle desek; benim Mavi Kuş’um o an aynada kendini çiçek olarak mı görür?
Bu soruyu burada her birimiz için bırakıyorum; her birimizin bu soruyu karşınıza Mavi Kuş’u alıp düşünmeye bırakması ne güzel bir keşif olur…
Bir sonraki yazımda Hegel ve Yunus Emre ile bu soruya yönelmek dileğiyle…
Aytül Ayşe Cengiz
Temmuz 2026
Dipnot:
Fichte’de akıl, Kant’ın eleştirel felsefesinden hareketle Bilim Öğretisi’nde “Ben”in etkinliği üzerinden temellendirilen, öznenin hem kendisini hem de deneyim dünyasını kuran yaratıcı ilkedir. Bu bakımdan bilinç, edilgin bir yansıtma alanı değil, aklın kendi etkinliğiyle gerçekliği kurduğu dinamik bir süreç olarak ele alınır ve Alman İdealizmi’nde özbilinç tartışmalarının temelini oluşturur.
Detaylı bir okuma için: Topakkaya, A. & Rutli, E. (2023). Kant’tan Hegel’e Alman İdealizmi. İstanbul: Fol Yayınları
