Bilincin Mavi Kuşu O An Aynada Çiçeği mi Görür?

Bilinç, çokluğu bir araya getiren, birlikte tutan ve bunu yaparken kendi de birliğe gelen bir oluş’tur. Bu oluş Yaşamın kendisidir, Mavi Kuş’un her birimizde çiçek açmasıdır. Evet, zorunluluk aleminde  (duyusal bilinç-teorik akıl) Mavi Kuş sadece uçar ama benim pratik aklımda Mavi Kuş çiçek de açar. Benim bunu hayal etmem sadece mavi kuşu değil aynı zamanda beni de dönüştürür. 

Peki Mavi Kuş o an aynada kendini çiçek olarak mı görür? 

-III-

Bilinç Felsefesi

Hangi An? An, zamanı ve mekanı askıya alan bir yırtılmadır. Ve size şunu söylesem kulağınıza nasıl gelir? Bilinç, bu kesikli an’lardan oluşur; bu kesikli ve ayrık olan an’ları birliğe getirdiği için bizim için zaman -bir- akıyordur. Roger Penrose ve Stuart Hameroff, Orch-OR (Orchestrated Objective Reduction / Düzenlenmiş Nesnel İndirgeme) modelinde, bilinçli deneyimin oluşumunda mikrotübüllerde gerçekleşen kuantum süreçlerinin rol oynayabileceğini öne sürmektedir. (Mikrotübüller, hücrelerin iç iskeletini oluşturan tüpsü protein yapılarıdır)

Modele göre, mikrotübüllerdeki kuantum süperpozisyonları belirli bir eşik koşuluna ulaştığında nesnel indirgeme (objective reduction) yoluyla sonlanabilir ve bu süreç bilinçli deneyimin oluşumuyla ilişkilendirilebilir. “Her an şendedir” ifadesinde olduğu gibi her an’da yenilenen, dipdiri, taze bir akış halindedir bilinç. Yani bilincin bir aklı vardır. Ben bu akla bütünsel bilinç demeyi tercih ediyorum. Hiç bir şeyi dışarıda bırakmayan, ilişkiler ağı gibi örüntülenen, ilmik ilmik bağlantı kuran, bu bağlantılardan ortaya çıkan bilinç deseni ile sadece kişiye özel olan, onu biricik yapan bir akıl bu. 

Üçüncüsü olan bu yazımda da yazmaya devam edeceğim üzere, bu akıl “yaparsan var”. Emeğinle var ettiğin bir bilinç; senden açığan çıkan bir Mavi Kuş var. Bu kuş, tüm zarafeti, saflığı ve sabrıyla sen onunla uç diye bekler; bir kenardadır ama hep seninledir. “Hadi, hadi” der…Ama senin adına asla uçmaz, sana “benim gibi ol” asla demez, derse senin sınırını/hakkını ihlal edeceğini bilir. 

Senden doğacak olan sensindir; sen kendini kendi emeğinle/ediminle doğurursun. Nasıl bir özgürlük bu! Buralar benim aşkı tattığım yerler…buralardan hiç gitmek istemiyorum…gidiyor muyum? Tabii ki bildik kapılar, o kapılardaki ezberlendik sözler, kanıksanmış gözler de ara sıra bana tokmağını uzatıveriyor. Ama en azından artık o kapıları, sözleri, gözleri bir nebze de olsa tanıdığım için girsem de içeri, daha kısa sürede çıkabiliyorum. Eskiden olsa aramızda bir kapı bile yoktu, belki de tokmak bendim!

Belki şu soru oluşmuştur kafanızda: Eski ve yeni arasında ne oldu? Hayatıma Felsefe girdi. Öncesinde de ilgilendiğim bilinç meselesi felsefe ile birleşti. Sonra fark ettim ki dikkatimi neye veriyorsam, bilincim de ona göre form alıyor. Çünkü bilincim, dikkatimi verdiğim şeyden/konudan iş yapıyor. O şeyden/konudan ayrı değil. Yani bana ne  E Ş L İ K ediyorsa, bilincim de onunla Ş E K İ L alıyor. Ne tatlı bir tesadüf, aynı harflerin (e, i, k, l, ş) birbirine dolanması ve başka bir form ve anlamda doğması… 

İşte bu harfler de olduğu gibi bizim bilinçlerimiz de birbirine dolanıyor, birbiriyle başka bir forma dönüşüyor. Burada hemen Hegel’i anımsamamız gerekir. Fichte’nin ben’i var edenin edimlerimiz olduğuna işaret ettiğini bir önceki yazımda belirtmiştim. Hegel’de de bu edimlerimizi görüp, tasdik edecek, onay verecek bir öteki şarttır. Bilinç ancak özneler arasında kurulur. Yani Aikido yapan, beni görüp onay verecek bir başkası, öteki olmadan,  ben kendi kendimi onaylayamam. Onaylarsam ne olur? Hoşgeldin narsisizm çukuru! Kendimi kendimden ibaret aynamda görür ve “yok ki benden daha güzeli” der dururum. Kendimi bir tek ben işitirim. Ben kendimi hep pamuk şekerden yalanlara dolarım. Günümüzde bolca yaşadığımız tek kişilik sevdalar ya da yaldızlarla bezenmiş take-away ilişkiler aslında hep ötekisizlikten. Ötekisizlik, bana göre yurtsuzluk ve bolca da susuzluk. Neden? Ne yok? AN’LAM yok. An’lam olması için bağlam, bağlam olması için bağ lazım. Öteki olmadan kurulan bağlar kusura bakmayın hep aynı üzümü veriyor. O aynı üzüm de benim gerçekliğim oluyor. Aklıma “üzüm üzüme baka baka kararır” atasözü geldi; o kadar güzel anlatıyor ki Hegel’in neden ısrarla bilinçler arasılığına vurgu yaptığını. 

Yurt demişken kulağımızı Anadolu’nun poetik felsefesinde eşsiz bir yeri olan Yunus Emre’ye uzatalım mı? Hadi gelin en sevdiklerim arasında olan “Sordum Sarı Çiğdeme” şarkısını birlikte dinleyelim. 

Şu kısacık,

“Sordum sarı çiğdeme
Anan, baban var mıdır?
Ne sorarsın hey derviş?
Anam yer, babam yağmur” 

dörtlüğünde bile bütünsel akla dair bir sürü ipucu bulabilirsiniz. Bu ipuçlarını bulduktan sonra bütünsel bilinçten bütüncül bilince geçiş yapmaya çalışalım.

Toprak ve yağmur ya da  yer ve gök arasında ayrım yapmayan, zıtları birliğe getiren akıl bütünsel bilinçtir. “Ya ya da” yerine “hem hem de” önermesini diyalektik mantık içinde düşünme formuna yükseltir. 

Diğer taraftan çiçeğe soru soran bir bilinç vardır. Bu bilinç, Yunus Emre’den sarı çiçeğe yönelmiştir. O an, bilinç hem Yunus Emre hem de “soru” olmuştur. Ama aynı zamanda Yunus Emre de sorduğu sorudur, taa ki çiçekten cevap gelene kadar. “Duyduğu değil, işittiği” cevap artık yeni bir bilinç anı, yeni bir Yunus Emre yaratmıştır. Çiçeğe yönelmeden önceki ve yöneldikten sonraki bilinç, soruyu kuran ve cevabı işiten bilinç artık yenidir. Peki soruyu duyan değil ama işiten çiçek değişmiş midir? Evet!

Burada yönümüzü fizik bilimine çevirelim. Örneğin günümüzün öncü fizik kuramcıları arasında bulunan Rovelli, elektronların ancak etkileştiklerinde var olduğunu, maddeleştiğini belirtir. Bir başka nesne ile karşılaşıncaya kadar hiçbir belirme söz konusu değildir; oluşan o an, o belirme de diğer nesneye göre olur. Başkaları ile temas üzerinden insan, kendine dönüp yeniden bakar. O başka şey ile kurduğu bilişsel/duygusal/olgusal temas, artık onda, onun anlam dünyasında yeni bir  “ben”dir. Bu “ben”, Nöropsikiyatrist Daniel Siegel’in ifadesiyle başkalarıyla hatta evrenle olan iletişim ile akan bilgi ve enerjidir. Bu bilgilerle şiire geri dönecek olursak, ben bu bilgileri şöyle yorumlamayı tercih ederim; 

-Çiçek, o soruyu duyana kadar belki anasını yer, babasını yağmur olarak tanımlamamıştı; Yunus Emre de gelen cevapla belki anasının yağmur kokusunu hatırlamamıştı.- İşte burası bütünsel bilinçten bütüncül bilince, başka bir ifadeyle bilinçten özbilince geçiştir. 

Kanımca artık “Bilincin Mavi Kuş’u O An Aynada Kendini Çiçek Olarak mı Görür?” sorusuna bir cevap hatta yeni bir soru yöneltebilecek durumdayız. Ama bu an’daki keşif ve buluşmalarınızı size bırakıyorum. Keyifle -özgür sizin- tadını çıkarın…

Aytül Ayşe Cengiz
Ağustos 2026

Kaynaklar:

  • Hameroff, S., & Penrose, R. (1996). Orchestrated reduction of quantum coherence in brain microtubules: A model for consciousness. Mathematics and Computers in Simulation, 40(3–4), 453–480.

  • Hameroff, S., & Penrose, R. (2014). Consciousness in the universe: A review of the “Orch OR” theory. Physics of Life Reviews, 11(1), 39–78.

  • Penrose, R. (2023). Yapay Zekaya Karşı Doğal Zeka. (Çev. Ozan Can Hacıoğlu), İstanbul: Mitra Yayınları.

  • Penrose, R., & Hameroff, S. (2011). Consciousness in the universe: Neuroscience, quantum space-time geometry and Orch OR theory. Journal of Cosmology, 14, 1–17.

  • Rovelli, C. (2023). Gerçeklik Göründüğü Gibi Değildir. (Çev. Tolga Esmer), İstanbul: Can Yayınları. 

  • Searle, J. (2020). Bilincin Gizemi. İstanbul: Küre Yayınları. 

  • Siegel, D. (2019). Akıl: İnsan Olmanın Özüne Yolculuk, İstanbul: Pegasus Yayınları.

  • Stace, W. (2022). Hegel Üzerine. (Çev. Murat Belge), İstanbul: Fol Yayınları.

Bir yorum bırakın