Çevresel Kriz ve Vipassana

Prof. Lily de Silva

Çevresel kirlilik, insanlığın bu gezegende hayatta kalması söz konusu olduğunda büyük bir tehdittir. Etkili önlemler hemen alınmazsa, çevre kirliliğinin ve ozon tabakasının zayıflamasının etkisi nükleer savaş kadar yıkıcı bir felaket olacaktır. İnsanların neden olduğu kirlilik miktarı, doğanın dengeleyebileceğinin çok üzerine çıktı. Karşı karşıya olduğumuz sorunu anlıyoruz, dolayısıyla da sürdürülebilir kalkınma arayışına giriyoruz. İhtiyacımız olan radikal çözümün peşine düşmek yerine, insanlık bu devasa küresel problemi teknolojik yamalarla idare etmeye çalışıyor.


Buda’nın öğretisi açısından çevresel kirlilik, insanlığın endişe verici boyutlara ulaşan ve krize dönüşen ahlaki kirliliğinin dışsal tezahürüdür. Pali Derlemesi’nin  pek çok bölümünde –Agganna (Digha III 80), Cakkavattisihanada (Digha III 58) ve Anguttaranikaya  (I 160; II 75)– suttalar ahlaki dejenerasyonun toplumda yaygınlaştığını ve bunun insan bedeninde ve çevremizde ciddi değişikliklere sebep olduğunu ifade eder. Agganna Sutta‘daki efsane, ahlaki dejenerasyonun insan kişiliğinde bir güzellik kaybına ve dış dünyada doğal gıda kaynaklarının tükenmesine neden olduğunu belirtir. Bu olumsuz yansımalar ahlaki bozulmanın kapsamı ile orantılıdır.

Toplumda suç artar ve bu sorunlarla boğuşan insanlar, ellerinden geldiğince yaşamı daha katlanılabilir, barışçıl ve rahat hale getirmek için uygun sosyal kurumları düzenlemeye çalışırlar.

Böylece Budizm, ahlaki bilincin/insan zihninin, insan vücudunun, fauna ve floradan oluşan dış dünyanın ve toplumun, duyarlı ve hassas bir eko-sistemi oluşturmak üzere, her şeyi kapsayan bir neden ve sonuç ağı ile karmaşık bir şekilde birbirine bağlı olduğuna inanır. Buddha’nın şu dörtlükte kısaca özetlediği gerçek budur:

Cittena niyyati loko cittena parikissatiCittassa ekadhammassa sabbeva vasam anvagu ti.

-Dünya zihin tarafından yönetilir, zihin tarafından oraya buraya sürüklenir. Zihin yegane gerçekliktir ve gücü her şeyi kapsar. (Samyuttanikaya I 39)

-The world is led by the mind, it is dragged hither and thither by the mind. The mind is one reality under the power of which everything goes. (Samyuttanikaya I 39)

Cittena niyyati loko” ifadesini basitçe  “dünya insan fikirleri aracılığıyla işler” şeklinde çevirirsek, tarihin akışı içinde gelişen insan fikirleri/bilgisi ile dünyanın yüzünün nasıl değiştiğini pratik düzeyde görebiliriz. İnsanın avlandığı ve yiyecek topladığı medeniyetin şafağında, doğa neredeyse hiç bozulmamıştı. Yerleşik tarımsal yaşam çağında sulama planları geliştirilmiş ve doğanın çehresi bir ölçüde değiştirilmişti. Sanayi devrimi, doğal kaynakların aşırı kullanımı ve seri üretimle birlikte çok daha fazla değişiklik getirdi. Dünyanın şimdiye kadar ürettiği bilim adamlarının %90’ına sahip olan yirminci yüzyıl ise, Nükleer Çağ ve Uzay Çağı’nı başlattı.

İnsan fikirlerinin doğada nasıl büyük değişikliklere yol açtığını görebiliyoruz. Öyle ki, insanlığın sömürü faaliyetleri, Doğa’nın arındırma, canlandırma ve yenileme kapasitesini  geride bırakarak, benzeri görülmemiş bir kirliliğe ve fakirleşmeye neden oldu. Budist yoruma göre, bu krizden sorumlu olan temel neden, insanın lüks, zenginlik ve güç açgözlülüğüdür. İnsanın beyni, kalbine ve ahlaki sorumluluk anlayışına ayak uydurmadan gelişmiştir. Entelektüel olarak, modern insan bir dev olabilir, ancak duygusal olarak manevi iflasla acı çeken bir cücedir. Bir sosyolog, modern insanın bir bacağının jet uçağında, diğer bacağının da öküz arabasına bağlı olduğunu gözlemler.

Böylece insan, çatışan arzular ve pratik gerçeklerle parçalanır. İnsan aklı sınırlıdır. Davranışlarının ve eylemlerinin ne kadar uzaklara ulaşabildiğini ve bunların kendi iyiliğini ve Doğanın beklenmedik fiziksel aktivitelerini nasıl olumlu ya da olumsuz etkilediğini görme vizyonundan yoksundur.

Buddha’nın paticcasamuppada teorisi de aynı ilkeyi, yani zihin ve maddenin, insan ve doğanın birbirine bağlı ve bağımlı olduğu ilkesini aktarır. İnsan varlığını sürdürmek için doğaya bağlıdır; Sabbe satta aharatthitika. Yiyecek, giyim, barınak ve ilaç arayışı içinde olan insanlar, teknolojik becerilerine göre çevrelerini değiştirirler. Modern insanlar daha iyi hasat için tarımda kimyasal gübreler, böcek öldürücüler ve herbisitler kullanır. Bunlar,  zincirleme reaksiyonlara yol açarak doğal bakteri dengesini bozar, insan sağlığını ve refahını olumsuz etkiler.

Dahası, insan ve Doğanın bağımlılığı  gerçeği, beş kozmik yasa teorisi, panca niyama dhamma aracılığıyla tekrarlanır. Bu beş yasa şu şekildedir: fiziksel yasalar (utuniyama, lit. mevsim yasası), biyolojik yasalar (bijaniyama, lit. tohum yasası), psikolojik yasalar (cittaniyama, lit. zihin yasası), ahlaki yasalar (kammaniyama, lit. eylem yasası) ve nedensel yasalar (dhammaniyama, lit. gerçeklik yasası). Nedensel yasalar, ilk dört küre içinde ve bunların arasında işler. (Samyuttanikaya II 25, eş anlamlı olarak dhammatthitata dhammaniyamata idappaccayata’yı belirtir).

Böylece, fiziksel, biyolojik, psikolojik ve ahlaki tüm kozmik yasalar birbiriyle etkileşime girer ve insan, ürettiği manevi enerjinin doğasına göre iyilik veya kütülük, mutluluk veya mutsuzluk yaşar. Sağlıklı manevi enerji yaygınsa toplumda huzur vardır ve hayat nispeten mutlu ve rahattır. Sağlıksız manevi enerji yaygınsa, toplumdaki çatışmalar da benzer şekilde yaygınlaşır ve yaşam giderek daha sıkıntılı hale gelir.

Milattan önce altıncı ve beşinci yüzyıllar, dünyanın farklı yerlerinde Buddha, Jina Mahavira, Zerdüşt, Konfüçyüs ve Sokrates gibi manevi devlerin öğretileri aracılığıyla sağlıklı ahlaki enerjinin aktığı son derece şanslı bir dönem olarak adlandırılabilir. Yirminci yüzyıl, o dönemin tam tersi gibi görünüyor. Suç, terörizm ve savaş bugün dünyada hüküm sürüyor. Kıtlık, açlık ve yetersiz beslenme, üçüncü dünya ülkelerinin çoğunu yuttu. AIDS ve lüksle ilgili diğer ölümcül hastalıklar, zengin ülkelerde çok yaygın. Bu durum bize, ahlaki açıdan iflas etmiş bir dünyada insanlığın kaderiyle ilgili bir ifadeyi hatırlatıyor. Buna ifadeye göre insanoğlu açgözlülük, kin ve aldanmanın pençesine düştüğünde, sırasıyla kıtlık, ateş/silah ve hastalık tarafından çöküşüne yol açmaktadır (Dighanikaya Atthakatha III 854). Modern dünyadaki durum öyledir ki, ahlaki açıdan sağlıksız olan üç kök de aktif görünmektedir ve insan kendi ahlaksız eylemleri sebebiyle üç yönlü ceza almaktadır.

Agganna Sutta‘da dile getirilen bir diğer önemli nokta da, insanın taklit (ditthanugatim apajjamana) için güçlü bir eğilimi olan bir yaratık olduğudur. Bu nedenle, birkaç kişinin yeni fikirleri, eylemleri ve davranışları, özellikle zevk odaklı ve ekonomik olarak çekici olduklarında, toplumda hızla yeni eğilimler haline gelir. Kitle iletişim araçları ve ticari propagandanın yardımıyla, şehvet, saldırganlık, zenginlik, statü ve iktidar açlığı, modern dünyanın sosyal eğilimleri haline geldi.

Bizim düşüncemize göre, insanlığın tüm dünyayı saran kolektif bilinci (Pāli’de dhammadhatu olarak adlandırılır) tarafından destekleniyor gibi görünen bu taklit eğilimi,  tek sorumlu neden değildir. Bu nedenle,  toprağın (terra firma), üzerini kaplayan biyosfer ve atmosfer ile birlikte tümden psikosfer olarak adlandırmayı tercih ettiğimiz şeyin içinde  olduğunu  iddia etme eğilimindeyiz. Bu fikri öne sürerken argümanımız şudur:

Samannaphalasutta (Dighanikaya I.76), zihnin bedenle iç içe geçtiğini ve bunun dördüncü jhana’yı geliştiren biri tarafından, şeffaf bir mücevherden geçen renkli bir iplik gibi  açıkça görülebileceğini belirtir. Zihnin bedendeki hava elementi ile ilişkili olduğu düşünülebilir. Çünkü nefes alma düzeni duygusal değişimlere tepki verir. Örneğin üzgün olduğumuzda iç çekeriz, tembel olduğumuzda esneriz, öfkelendiğimizde homurdanır ve acı içindeyken nefessiz kalırız. Bu değişiklikler, zihin ve nefesin kaynaştığının kesin kanıtı olarak kabul edilebilir. Olumsuz duygusal stres altındayken verilen nefesin karbondioksit seviyesinin arttığı bilimsel olarak bilinmektedir. Bunun nedeni, zihin öfke ve korku gibi olumsuz duygularla yüklendiğinde nefesin kan dolaşımından, endokrin salgılardan kana eklenen toksik kimyasal özellikleri emmesi olabilir. Geniş insan kitleleri her nefes verişlerinde bu tür bir psikojenik zehiri dışarı saçtığında, atmosfer ince bir şekilde kirlenir ve büyük bir ihtimalle canlılar ve hatta bitki örtüsü bu tür kirliliğe karşı hassastır. Bitkilerin barış ve sevgi ortamında çok daha iyi geliştiği deneysel olarak bilinir. Her iki gruba da eşit derecede bakım, su, gübre ve güneş ışığı sağlanıyor olmasına rağmen, öfkeli ve sert hakaretlere maruz bırakılan grup bodurlaşmaya veya solmaya eğilimlidirler.

Bilimsel düşünceye göre, artan karbondioksit ile hava kirliliği, küresel ısınmaya katkıda bulunan fosil yakıtların yakılmasından kaynaklanmaktadır ve uzun vadede oldukça yıkıcı etkileri olacaktır.  Dinozorların yeryüzünden kaybolmasının, atmosferdeki oksijen seviyesinin azalması ve karbondioksitin artmasından kaynaklandığı artık tahmin ediliyor. Çevre kirliliğinin mevcut durumu, bu devasa hayvanların yok olduğu zamandan çok daha vahimdir.  Dinozorlar çağında karbondioksiti bilinmeyen makineler üretirken, bugün metal makineler atmosferi fiziksel olarak kirletiyor ve milyarlarca insan makinesi de soludukları karbondioksitle buna psikojenik toksinler ekliyor. Bu nedenle, psikosferdeki kirliliğin, insanın bugün karşı karşıya olduğu çevresel krizde çok önemli bir faktör olduğunu iddia etmeye girişiyoruz. Makinelerden kaynaklanan emisyonların ve doğal kaynakların aşırı kullanımının neden olduğu fiziksel kirlilik bile, insanın lüks, zenginlik ve güç hırsının sonucudur. Bu nedenle, çevre kirliliğinin gerçekten modern insanın içsel ahlaki kirliliğinin dışsal tezahürü olduğu sonucuna varmak mümkündür.

İnsanın ahlaki eğilimi ile çevresel kriz arasında doğrudan ve köklü bir ilişki vardır.  Bu noktada Vipassana meditasyonu, insana yaşamda bir yön ve hedef duygusu vermek ve aynı zamanda doğanın sürdürülebilirliğini geri kazanmasına yardımcı olmak için gereken sağlıklı tutum değişikliğini yaratabilecek pratik bir yöntem sunar.

Erich Fromm’dan bir alıntı yaparak; insanın yaşam tutumunu “sahip olma modundan”  “varlık -olma- moduna” değiştirmesi gerektiğini söyleyebiliriz. “Sahip olma modu” tarafından motive edilen insan, doğadan mümkün olduğu kadar fazlasını alarak açgözlülüğünü tatmin etmeye çalışır. Aşırı sömürüye yol açar ve arkasında kirlilik ve tüketen hastalıkları bırakır. Varlık kipinden ilham alan insan ise ihtiyaçlarını karşılamak için doğanın kaynaklarını kullanırken, bu bakış açısı doğanın korunmasına ve sürdürülebilirliğine yol açar. Sanskritçe ve Pāli gibi eski Hint dillerinde “sahip olmak” fiili köklerinin bile olmadığını belirtmek ilginçtir. Sahip olma fikri dolaylı olarak ifade edilmelidir. Eğer biri Pāli’de “oğullarım ve zenginliğim var” demek isterse, “Putta me atthi dhanam atthi” demelidir ki bu kelimenin tam anlamıyla ‘benim için oğullar var, zenginlik var’ anlamına gelir. Böylece varlık kipi, eski Hint kültüründe insan kalbine o kadar yerleşmiştir ki, dil bile “sahip olmak” kelime kökünden yoksundur.

Vipassana meditasyonu, insana ihtiyaçlarını karşılayan basit bir yaşam sürmeyi öğretir. Appicchata, azla yetinme yeteneği, değeri büyük bir erdem olarak sürekli geliştirilir ve eğer mevcut tüketim eğiliminden vazgeçilerek insanlık tarafından kolektif olarak geliştirilse, eko-krizin acılarının çoğu hafifletilebilir. Toprak erozyonu, toprak kaymaları, hava durumundaki değişiklikler, kuraklık vb. gibi büyük ölçekli ormansızlaşmanın tüm hastalıkları temelde tüketimle ilgilidir. Basit bir yaşam tarzına geçilmeden, yaşamı tehdit eden bu sorunlara etkili bir çözüm bulunamaz.

Metta, meditatif yaşamın bir parçasını oluşturur. Yenilenemeyen doğal kaynaklar, mevcut tüketimci yaşam tarzının talepleriyle hızla azalmakta olduğundan, eğer kişi bunu uygularsa, gelecek nesillere de sempati duyarak aşırı sömürü ve aşırı tüketimden kaçınacaktır. Metta pratiği yapan insan, bugün yok olma tehdidi altındaki diğer türlere ve yaşam biçimlerine de sempati duyacaktır. Sağlıklı ve dengeli bir ekosistem için doğal biyoçeşitliliğin son derece değerli olduğunu hatırlamak stratejik olarak önemlidir.

Vipassana meditasyonu, insanı psikolojik kirliliklerinden arındırır. Doğa, insanın ürettiği biyolojik kirliliklerle başa çıkabilir, ancak yine insanın ürettiği psikolojik kirliliğe ne yardım edebilir ne de onunla baş edebilir. Dolayısıyla suç, terör ve savaş toplumda bir salgın gibi yayılmakta, kirlilik kaynaklı hastalıklar insan hayatını tehdit etmekti ve ekolojik dengesizlik ve kirlilik sebebiyle büyük ölçekli yıkımlar yaklaşmaktadır.

Buda’nın ifadesine geri dönersek: “cittena niyyati loko”, dünya insan zihni aracılığıyla işler. İnsan zihni ahlaki açıdan sağlıklı niyetlerle motive olduğu sürece, insan nispeten mutlu bir yaşam sürdürebilir ve doğa dengeli bir şekilde misafirperver olacaktır. Motive edici kökler kötü olduğunda, insan, Dhammapada’nın ilk iki kıtasında belirtildiği gibi sefalet yaşar. Öyle görünüyor ki şimdi kötülük o kadar yaygın ki, doğa bile olumsuz etkilenerek onu daha yaşanılmaz kılıyor. Çevresel kriz, ahlaki bir krizin sonucu olarak ele alınmalıdır.

İnsan, iyiye doğru bir değişim için ahlaki açıdan sağlıklı bir tutum ve yaşam tarzı geliştirmeli ve bu bir hayatta kalma zorunluluğu olarak kabul edilmelidir.

Prof. Lily de Silva


Kaynak :
Prof. Lily de Silva – The Relevance of Vipassana for the Environmental Crisis – Vipassana Research Instute
Kapak Fotoğrafı :
Ama Dam VilaPixabay

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir