“Çocuklar Ölmesin” yazardı savaş karşıtı pankartlarda. Şimdi onların yanına “Çocuklar Öldürmesin” de yazmamız gerekecek galiba. Önce başka ülkelerin haberlerinde duymaya başladık öldüren çocukların hikayelerini. Belki de içimizden, ya işte böyle yaşarsanız, böyle şeyler gelir başınıza diye söylendik. Çünkü hep başkasının başına gelirdi böyle şeyler.
Sonra bir baktık ki kendi coğrafyamızdan geliyor öldüren çocukların haberleri. İşin ilginç yanı, ölenler ve öldürenler bizim çocuklarımız olunca, nedense hiç düşünmedik biz nasıl yaşıyoruz da bunlar başımıza geliyor acaba? Bunun yerine suçluyu yine dışarıda aradık. Bir takım dış mihraklar savaş oyunlarıyla çocuklarımızın aklını çeldi, sosyal medya onları zehirledi, internet beyinlerini yıkadı. O böyle yaptı, şu şöyle yaptı. Peki sen ben bizim oğlan? Biz ne yaptık bu sırada?
Hal böyle olunca ve zehirler her zaman dışarıdan gelince, daha çok yasak koymak, daha baskıcı ve daha kontrolcü olmak kulağa iyi bir çözüm gibi geliyor. Tabi ki öyle gelecek. Çünkü tüm bu çözüm önerileri, sadece dikkat dağıtıcıdan başka bir şey değiller. Dikkati sorunun kaynağından uzaklaştırırlar ve harekete geçmiş gibi görünürler. Dikkatiniz her zaman dışarıda, başka bir suçluda, bir başka sorumluda olmalı ve hep öteki ile uğraşmalısınız. Böylece asla ben bu işin neresindeyim, ben neyi yanlış yapıyor olabilirim diye sormana gerek kalmaz. Ama zaten sende ne sorun olabilir ki? Ortalık manyak dolu ne de olsa.
Çatışmadan Arayışa
Ben bugün 46 yaşındayım. 19 Yaşımdan sonrasını özellikle Aikido ve Greenpeace ile geçirdim. 15 yıl civarında Greenpeace’de gönüllü aktivist olarak eylemlere katıldım, kendimi zincirledim, pankart astım, bir sürü şey yaptım. Parasızlıktan kamyonlara otostop çekerek Aikido seminerlerine gittim. Uyku tulumum her zaman yanımdaydı. Nerede uyuyacağımı bilmiyordum yola düştüğümde. Özetle güzel bir hayat yaşadım ve yaşıyorum. Hiçbir anından pişman değilim. Yaptığım her şeyin içinde bir parça kime ne faydam olur acaba sorusu vardı ve hala da var.
Ama şimdi daha erken dönemlere, ergenlik zamanına göz atmak istiyorum. Paylaşmak istediğim hikaye orada.
Ailemin evinde hiçbir zaman büyük bir kütüphane olmadı. Annem ilkokul mezunuydu, okuma yazma becerisini kendi çabasıyla ilerletmişti. Babama üniversiteyi bitirmiş ve inşaat sektöründe kendine yer bulmuştu. Ben evin en küçüğüydüm ve iki ablam vardı. En büyükle aramızda 10 yaş, ortancayla aramızda 6 yaş vardı.
Bir noktaya kadar okulda iyi bir öğrenciydim. Tamamen ayrı bir inceleme konusu olan bazı olaylar silselisi ile bilinçli biçimde ders çalışmayı bıraktım ve okulda notlarım düşmeye başladı. Lisenin neredeyse tamamında ve üniversitenin ilk yıllarında olanları şöyle özetleyebilirim.
- Bol miktarda bilgisayar oyunu oynuyordum. Bol kanlı, bol çatışmalı savaş oyunları. Bazen zombileri, canavarları, bazen insanları avlıyordum.
- FRP (fantastik role playing) oynuyordum. Bir oyuncu grubuyla her hafta birinin evinde buluşup, hayali karakterlerimizi canlandırarak sabaha kadar oynuyorduk.
- Lise sondan itibaren pis metalci olmuştum. Saçlarım uzundu, küpelerim vardı. Yaz kış postal ve siyah giyiyordum. Davul çalmaya başlamıştım ve bolca gürültü yaptığımız bir metal grubumuz vardı.
- Tabi ki lise yıllarında alkol almaya başlamıştım. Şarap ve bira ağırlıklı bir beslenmemiz vardı. Daha fazlasına paramız yetmezdi zaten.
- İnternet hayatımıza yeni yeni giriyordu. Tanımadığım insanlarla yazıştığım web sayfalarında, fotoğraf yükleme seçeneği bile yoktu. Sadece ekranda gördüğün bir takma ada mesaj atarak uzun sohbetlere giriyorduk.
- Kızgındım. Geleceğe dair planım yoktu ve ne istediğimi de bilmiyordum.
- Bazen eve gitmez, parkta, orada burada sabahlardık bir kaç arkadaşımla. O sabahlamalar sırasında, henüz 15 – 16 yaş civarındayken ilk ciddi uyuşturucu deneyimlerimi yaşadım. Ama düşündüğünüz gibi değil. Birbirinden farklı maddelerin kullanıldığı ortamlarda bulundum. Hazırlığını izledim, kullandıktan sonra ne olduğunu gördüm. Bir çok defa bana da teklif edildi. Bir kere bile merak etmedim. İlgimi çekmedi. Hiç denemedim.
Yani özetle benim için senaryo çok karanlık bir yere gidebilirdi. Ama gitmedi. O zamanlar neler olduğuna dair bir fikrim yoktu. Ama şimdilerde biraz var.
Öncelikle ailemle iyi bir iletişimim vardı. Babam bazen farklı tepkiler verse de annem ve ablalarım benimle bambaşka bir ilişki içindeydiler. Ne kadar sarhoş olsam da, nasıl bir rezilliğin içinde girmiş olsam da dönüp eve gidebiliyordum ve sabah kahvaltıda neler olduğunu anlatabiliyordum. Beni dinleyen birileri vardı. Üstelik bu iletişim karşılıklıydı. Yani bana üst bir yerden vaaz vermiyorlar, aksine arkadaşım gibi her şeyi dinliyorlardı.
Ailemden hiç şiddet görmedim. Ne sözlü ne fiziksel. İlkokulda babamdan yediğim bir tane tokat var, o kadar. Yukarıda anlattığım onca zibidiliği yaparken bile öyle kavgalar yaşanmıyordu. Daha doğrusu ben bunu yaşamıyordum. Ben evde değilken “ne olacak bu çocuğun hali” konulu tartışmalar oluyormuş. Ama o çatışma halini bana hiç yansıtmamışlar. Böylece evim ve özellikle de odam, benim için hep güvenli limandı.
Özetle ailem benim bile sahip olduğumu bilmediğim güven duygusunu sessizce sulamaya devam etmişler. Kaybolmama izin vermeyen görünmez bağlar yaratmışlar. İşte tam da kilit nokta burası. Hayatıma yön veren, besleyen, bugün olduğum yere getiren ve yolculuğa devam etmeme vesile olan işte o bağlar.
İnsan biyolojik olarak “bağ kurmaya” programlanmış bir canlı. Sosyal bağların eksikliği, beyin için sadece bir “yalnızlık” hissi değil, adeta hayatta kalmaya yönelik bir tehdit sinyalidir. Her türden bağımlılığın kökeninde, bağ kurma ihtiyacı yatar. Beyin tehditi ortadan kaldırmak ve hayatta kalmayı garantilemek için bağ kurmaya çalışır ve elde ne varsa onu kullanır. Eğer erken yaşlarda çocuklar sağlıklı ve güçlü bağlar kuramazlarsa, o boşluğu dolduracakları yerlere yönelirler. Şiddet, uyuşturucu maddeler, fanatizm, sigara, alkol, sosyal medya, aklınıza ne geliyorsa. Aslında bunlar sadece bir ihtiyacı tamamlarlar. Kurulamayan bağların yerini doldururlar.
Bugün çoğumuzun çeşitli ihtiyaçlarını tatmin eden bu “karanlık” bağlar, maalesef “aydınlık” bağlardan çok daha disiplinli, düzenli ve istikrarlı çalışarak dünyayı daha kaotik bir yer haline getirirler. Karanlık taraf bilir, en küçük bir eylemin zamanla ne kadar büyük sonuçlara sebep olabileceğini. Ama aydınlık tarafın güzel insanları bunu bilmez. N’olacak, ben şu karıncaya basmasam dünya mı değişecek der, yoluna devam eder. Dünya da başka tarafa doğru değişmeye devam eder.
Bağ iki nokta arasında kurulan şeye denir. Kurulamadıysa ya da yanlış sonuç veriyorsa, her iki nokta da dönüp bir kendine bakmak, sorunu bulmak ve yeniden bağlanmak zorundadır. Noktalardan birinin çocuklar olduğunu düşünürsek, diğer nokta sen oluyorsun dostum. Toplum dediğin şey ise senin gibi sayısız noktanın birbirine bağlanmasından oluşuyor. Sen sağlıklı bağlar kurabiliyor musun? Çocukların ya da çevrendeki insanların bu sağlıklı bağlar kurabilmelerine faydan olabiliyor mu? Ne kadar sorumlu olduğunun farkında mısın?
Şimdi durduğum yerden kendi geçmişime baktığımda, kendi ruhumu araştırma arzusuyla Aikido ve meditasyona başlamam ve dünya için bir şeyler yapma isteğiyle Greenpeace gönüllüsü olmamın temelleri o zibidilik yıllarında atılmış olduğunu görebiliyorum. Dünyaya karşı sorumluluğum ve ispat edemem ama bir şeyler yapabilecek süper güçlerim olduğunu biliyorum.
Erich Fromm’un dediği gibi:
İnsanın yapabileceği en devrimci eylem tamamen uyanık olmaktır.
Oğuzhan Yılmaz
Nisan 2026
Oğuzhan Yılmaz
Boş Ayna Dergi editörü ve yazarı. İda Dojo, Aikido eğitmeni (4.Dan Aikikai)
”Ayna olanı olduğu gibi gösterir. Olmasını istediğin gibi değil.”
