Bir süredir oğlumla beraber Aikido derslerine katılıyoruz ve onunla beraber tarif edilemeyecek deneyimler yaşıyor, kendimizi zenginleştiriyoruz. Beraber geçirdiğimiz en kaliteli zamanlar diyebilirim. Aikido ders günü evde başlayan hazırlık telaşı, dojo’ya gidene kadar arabada geçirdiğimiz süre, ders öncesi hocalarımızla yaptığımız keyifli sohbetler baba-oğul ilişkimizi nakış gibi işliyor ve geliştiriyor.
Okul Kapısında Başlayan Sessizlik
Tüm bu deneyimleri yaşarken, bugün okul çıkışında yaşadığım bir an, Aikido’nun sadece bir savaş sanatı değil, bir yaşam sanatı olduğunu bir kez daha gösterdi bana.
Çıkış saatine yaklaşırken, okul kapısının önünde, çocuklarını almak için gelen onlarca velinin arasında, içimde tanıdık bir heyecan vardı. Birazdan çocuğumu alacağım, gününü konuşacağız, neler öğrendiklerini bana anlatacak. Başından geçen komik olaylara güleceğiz ve eve dönüş yolumuz su gibi akıp geçip, kendimizi bir anda evimizde bulacağız.
İşte kapıda göründü. Kalabalığın arasından bana doğru yürüyordu. Gözleriyle tanıdık bir yüz arıyor gibiydi. Kendimi fark ettirmeye çalışırken, adımlarında neşeden çok bir ağırlık olduğunu fark ettim. Normalde ışıldayan o küçük kara gözleri bu kez tedirgindi. Henüz konuşmadan, ne olduğunu bilmeden, sadece beden diliyle bir şeylerin yolunda gitmediğini hissettim. O an, içimde bir sessizlik oluştu. Üzüntüsüne ortak olmak, problemi tanımlamak ve acaba çözebilecek miyiz endişesiyle sanki dünya bir anlığına sessizleşti.
Yanıma geldiğinde hiçbir şey söylemeden elimi tuttu. Bakışlarımdan ve hareketlerimden ne olduğunu soracağımı anlamış olacak ki, “Şu an konuşmak istemiyorum,” dedi. Elimi sıkıca tutmaya devam etti. Bu, sıradan bir tutuş değildi. Bu, bir çocuğun içinden gelen en saf bağlanma haliydi. Arabaya kadar yürüdük. Sessizce. Normalde kaldırımda zıplayarak gittiği o yolda, bu kez elimi hiç bırakmadı. Her adımda, o küçük avuç içi bana daha da sıkı tutundu ve ben, bir baba olarak oğlumun elinde bir bağ, bir güven, bir teslimiyet fark ettim.
O an, Aikido’nun en derin öğretisiyle buluştu: Uyum. Akış. Sessiz iletişim. Aslında tatamiden sokaklara taşan bir uyum deneyimlemiş oldum.
Tatamide yan yana dizildiğimizde, çalışmalar sırasında onun küçük bedeniyle yaptığı hareketleri izlerken içimde bir şeyler kıpırdıyor. Genellikle ayrı çalışmalara katılıyoruz ama bir gözüm hep onda oluyor. O da uzaktan beni izliyor ve arada göz göze geliyoruz. Sonra eve döndüğümüzde, öğrendiklerimizi bir sonraki derse kadar konuşuyoruz, Japonca terimleri aramızda konuşup, etrafımızdaki şaşkın bakışlara gülüyoruz.
Ama o gün okul çıkışında yaşadığımız şey, tatamide öğrendiğimiz hiçbir teknikle açıklanamazdı. Çünkü bu, teknik değil, kalpten gelen bir hareketti. Oğlumun bakışında bir kırılma vardı. İçsel dengesinin bozulduğu belliydi. Elimi tutuşu, bir çığlık kadar güçlü ama bir fısıltı kadar sessizdi. Güvene olan ihtiyaçtı.
Yürüyüşümüz, bir Aikido çalışması gibiydi. Uyum içinde, birbirimizi hissederek, birbirimize zarar vermeden, birbirimizi koruyarak. Her adımda, onun iç dünyasına biraz daha yaklaştım. Elimi tutan o küçük el, bana sadece güven değil, bir davet sunuyordu: “Benimle ol, benimle ak.”
O küçük avuç içi, bana sadece fiziksel olarak değil, duygusal olarak da tutunuyordu. Hiçbir şey söylemedi ama her şeyi anlattı. O an, kelimelerin yerini dokunuş aldı. Ve ben, onun bu sessiz çağrısına sadece elimle değil, kalbimle karşılık verdim.
Aikido’da partnerinle çalışırken, onunla empati kurmaya, ne hissettiğini ve hangi yönde hareket edeceğini anlamaya çalışırsın. Ama bu, sadece teknik bir okuma değildir. Bu, bir sezgidir. Oğlumun elimi tutuşunda hissettiğim bir teslimiyet vardı. Ama bu teslimiyet, zayıflıktan değil, güven duygusundan doğuyordu. “Ben seninle güvendeyim” diyordu. Ve ben, onun bu güvenine layık olmaya çalıştım.
O yürüyüş, bir dans gibiydi. Ama bu dansın ritmi ne müzikle ne de adımla belirleniyordu. Bu, iki kalbin aynı anda attığı bir ritimdi. Aikido’nun özünde olan “birlikte akmak” kavramı, o gün sokakta, okul kapısından arabaya kadar olan o kısa mesafede hayat buldu. Zorlamadan, yön vermeden, sadece yanında olarak.
Tatami Dışında Aikido
Aikido’ya başladığımızdan beri, tatamide öğrendiklerimizin hayatın içinde nasıl yankı bulduğunu fark ediyorum. Her ders bir yaşam pratiği gibi geliyor artık. Ama o gün okul çıkışında yaşadığımız şey, belki de en gerçek Aikido çalışmasıydı. Çünkü bu çalışmada teknikler yoktu. Sadece bir çocuk ve bir baba vardı. Ve aralarında kurulan bir bağ.
Oğlumun elini tutarken, onunla birlikte nefes aldım. Onunla birlikte yürüdüm. Onunla birlikte sustum. Bu sessizlik, bir teknikten daha öğreticiydi. Çünkü bu sessizlikte, onun duygularını dinledim. Onun iç dünyasına dokundum. O an, kelimelerden çok varlık önemliydi. Yanında olmak, onunla aynı ritimde yürümek, onun duygusuna eşlik etmek… İşte bu, Aikido’nun tatami dışında hayatın içinde nasıl yaşandığını gösterdi bana.
Hayatın Uyumunda Yürümek
Hayat, bazen bizi gruplara ayırır. Bazen sevdiklerimizi bizden uzaklaştırır. Bazen içimizdeki dengeyi bozar, bizi kendi merkezimizden savurur. Ama bir el, bir dokunuş, bir yürüyüş… tüm bu ayrılıkları birleştirebilir. O gün oğlumun elini tutarken, onun bana değil, aslında benim ona tutunduğumu fark ettim. Çünkü o bana, hayatın özünü hatırlattı: Uyum, bağ, güven.
Aikido bana bir okyanus gibi geliyor. Henüz kıyısında yürüyorum, suyun yüzeyini tanıyorum. Ama derinlerde ne olduğunu sezebiliyorum. Her adımda biraz daha içine çekiyor beni. Ve o o gün, 7 yaşındaki oğlum, bana bu değerleri ve derinliği yaşattı. Sessizce. Sadece var olarak. Sadece elimi tutarak. Anda kalarak. Ve ben, onun elini tutarken, aslında kendi merkezime döndüm.
Burak Güraslan
