Hayalci Diyebilirsin Bana

Keşke kaybetmeseydim dediğim şeylerden biri sarı, saman kağıttan bir defter sayfasıydı. Bir köşesine güneş çizilmişti. Parlaklığını ve sıcaklığını çevresindeki küçük düz çizgilerle gösteriyordu. Sonra aynı küçük çizgiler, biraz kıvrılarak önce iki küçük buluta, sonra da güneşe doğru uçan küçük martılara dönüşmüşlerdi. Bütün çizgiler, titremeyen bir elden ve belli ki parlak bir zihinden çıkmışlardı. Aynı zihin, anlamını yıllar sonra kavrayacağım bir de şiir eklemişti manzaranın altına…aynı kalemle…

Çocukluğum İzmit’in güzide ilçesi Karamürsel’de geçmişti. Deniz kenarında, ufak tefek bir yerdi Karamürsel. Yazın en büyük eğlencemiz, sahildeki dalga kıran kayalarının üzerinde koşmaktı. Sıra sıra çay bahçelerinin dizildiği sahilde, bizimkiler çay ve çekirdek eşliğinde manzara izlerken, biz oraya buraya koştururduk.

Evin arkasında, şimdi kocaman hatırladığım, ama muhtemelen öyle olmayan ormanda kaybolurduk ve hayali düşmanlarımızdan kurtulmaya çalışırdık. Bazen de o düşmanların yerini, ne olduğu bilinmeyen, ama arkasında garip izler bırakarak kaybolan ürkütücü yaratıklar alırdı. Onların peşine düşerdik, abur cubur dolu kaşif çantalarımızla.

Sobalı evin salonu, tüm evin merkeziydi. İki ablamın odası ve bizimkilerin yatak odası o salona açılırdı. Benim de annemle babamın odasında bir küçük yatağım vardı. Odam yoktu ama orada bir dünyam vardı. Hele yatağın üzerine çarşaftan çadırı gerip, yastıklarla yaptığım duvarların arkasında lego icatlarım üzerinde çalışmaya başladığımda, dünyanın sahibi bendim sanki.

Ne zaman ki babamın işleri için Karamürsel’den ayrılıp Ankara’ya taşındık, işte o zaman hayat değişmeye başladı. Orta okula Ankara’da başlamıştım. Okulun ilk dönemini geçirdiğimiz ilk evimizde, yine bir odam yoktu. Öyle bir ihtiyacım da yoktu aslına bakarsan. Her şey yeniydi, keşfedecek çok şey vardı. Bisiklete binmeyi orada öğrendim. Sonra bisikletimi zorla elimden alan çocuklardan korkmayı da orada öğrendim. Ben kaldırım kenarında beklerken, abilerden birinin “ver lan bebenin bisikletini” müdehalesiyle biten gergin anlar kaldı hafızamda.

Bilmiyorum belki de muhiti tekinsiz bulduklarından, ikinci dönem başlamadan hemen önce bizimkiler taşınmaya karar verdiler. Böylece henüz 11 yaşındayken en güzel yıllarımın geçtiği Eryaman’a gitmiş olduk. Üstelik beni bekleyen sürprizden haberim de yoktu.

Bir gün hep beraber arabaya binip düştük yola. Eryaman’daki yeni evimizi görmeye gidiyorduk. Evin 3 odası vardı. O sırada büyük ablam evlenmiş, küçük olansa üniversitedeydi. Evin yola bakan geniş odalarından birine girdiğimizde annem daha fazla dayanamayıp sürprizi patlattı. “Burası da senin odan olacak.” O andan itibaren evin geri kalanı kaybolmuştu sanki. O tek pencereli, dikdörtgen oda bir anda bir araştırma konusu olmuştu.

Önce pencereden yola baktım. Dışarıda bisikletleriyle turlayan çocuklar vardı. Biraz yandan bakınca küçük bir park ve basket sahası görünüyordu. Her yer yeşildi. Orman değildi ama yine de heyecan vericiydi. Sonra arkamı dönüp şuraya yatak koyarız, buraya masa koyarız ders çalışırım diye planlarımı yapmaya başladım. Tam o planlama sırasında pencerenin karşısında ve kapının yanında duran kocaman gömme dolap gözüme takıldı.

Dolaba gittim ve kapıları açıp bakmaya başladım. Her şey için yer vardı. İçine girip saklanabilirdim bile. Hayal gücüm çalışmaya başlamıştı. Boyumun yetmediği üst dolaplara, ancak parmak ucumda ulaşabiliyordum. O da sadece kapağını açabilecek kadar. Açtım tabi ki ve üst dolaptan bir kağıt parçası uçup ayaklarımın dibine düştü.

Sarı, saman kağıdı defter sayfasını elime alıp inceledim. Köşesindeki parlayan güneş, bulutlar ve güneşe uçan martılar, sanki penceremden gördüğüm manzaranın hikayesi gibiydi. Küçük sayfanın tam ortasında, aynı kalemle yazılmış kısa bir şiir vardı.

Cennet diye bir yer olmadığını düşle
Kolaydır eğer denersen
Cehennem falan yok altımızda
Üstümüzdeyse yalnızca gökyüzü

Tüm insanların bugün için yaşadığını hayal et.

Ülkelerin olmadığını hayal et
Zor değildir, inan bana
Uğruna öldürecek ya da ölecek hiçbir şey yok
Ve din de yok

Hayal et tüm insanların barış içinde yaşadığını…

Hayalci diyebilirsin bana
Ama yalnız değilim ben
Umarım bir gün sen de katılırsın bize
Ve bir bütün olur Dünya

İsim yoktu, imza yoktu. Sadece güneş, bulutlar, martılar ve altında bu satırlar vardı. Belki de kısa hayatımda okuduğum ilk şiirdi bu. Öncesinde okul kitapları dışında bir şey okumuşluğum var mıydı, pek emin değilim. Ama nedense o eski, sarı defter yaprağı bir anda yeni odamı doldurmuş, geri kalan her şeyi dekor haline getirmişti. Uzun uzun baktım, inceledim. Kaldırıp atamadım. Kimseye çaktırmadan, defterlerimden birinin arasına koydum ve sakladım.

Sonra o odada büyüdüm. Günlüklerim, kitaplarım oldu. Müzik setim ve gıcır gıcır alınmış Metallica kasetlerim oldu. Posterlerim oldu, saçlarım uzadı. Sonra başka evlerde, başka odalarım da oldu. Ama o sarı defter yaprağı, hep benimle beraberdi. Başka kıymetli anıları da saklayan özel bir kutuya girmişti ve her gittiğim yerde özel bir köşeye yerleşiyordu. Ara ara çıkarıp bakardım o kutudakilere. Aralarında en değerli olanı, odamda benden önce yaşayan o hayalcinin bana bıraktığı nottu.

Hayalci ustamla hiç tanışmadım. O da notunun 11 yaşında bir çocuğun hayallerine iz bıraktığını hiç öğrenmedi. Muhtemelen öyle bir ihtiyacı da yoktu. John Lennon’un tınısıyla tanıştığım gün, anladım ki biz birbirimizi hep tanıyorduk zaten…

Oğuzhan Yılmaz
Ağustos 2026

Bir yorum bırakın