Skip to content Skip to sidebar Skip to footer

Savaşçı Kadınların İzinde -II- Kemiklerin ve Ruhların Arkeolojisi

“Savaşçı kadın” imgesinin tarihsel kökenlerine dair ilk yazımızda bir kapıyı aralamış, mitlerin sisi arasında kaybolan o figürlerin gerçekte kim olduklarına dair bir merak uyandırmıştık. Şimdi o aralık kapıdan içeri girme, sadece efsaneleri değil, toprağı, kemiği ve somut bilimsel verileri konuşturma zamanı geldi. Bu ikinci durakta, bu zorlu yolculukta bize rehberlik edecek en doğru kaynağa, Arkeolog Jeannine Davis-Kimball’ın ezber bozan saha çalışmasını ve kişisel araştırma serüvenini anlattığı “Savaşçı Kadınlar” (Warrior Women) kitabına detaylı bir bakış atacağız. Bu kitabı özellikle aktarmak, anlatmak istiyorum çünkü bir seyyahın güncesi gibi kaleme alınmış; çok doğal akışta bir kadının kendi hayat hikayesi, yaşadıkları, karşılaştıkları, kafasından geçenler ve aynı zamanda bir dönem tarihi okuması. Bir araştırmacının tutkuyla, yolundan sapmadan isteklerinin peşinden koşması ve bunun için zorlu maceralara atılması benim için çok derin bir anlam taşıyor. Belki de olmak istediğim, yapmak istediğim; zamanında bisiklet tepelerinde farklı coğrafyalarda pedallarken, kısmen metodoloji bilmeden yaptığım gözlemlerden esintiler buluyorum. Ama haydi yazarın diline, yaklaşımına, anlattıklarına ve bizi de peşinden sürüklediği araştırma sorusuna bakalım mı?

Bölüm II

Jeannine Davis-Kimball ve "Savaşçı Kadınlar, Amazonlar" Kitabı Üzerine Bir İnceleme

Jeannine Davis-Kimball’ın bu eseri, ellisine merdiven dayamış, hayatın farklı patikalarından geçmiş meraklı bir araştırmacının, Sovyetler Birliği’nin dağıldığı o tekinsiz dönemde Avrasya steplerine yaptığı cesur yolculuğun bilimsel bir seyir defteri niteliğinde. Jeannine’in hikayesi, onu bu araştırmaya iten sıradışı arka planıyla başlıyor; o, klasik kariyer basamaklarını tırmanan bir akademisyen değildi. Hayatının ilk döneminde hemşirelik yapmış, altı çocuk büyütmüş ve ancak orta yaşlarının sonunda üniversiteye dönerek sanat tarihi eğitimi (California State Universitesi) almaya başlamıştı. Ancak müzelerin steril salonlarındaki donuk, edilgen, sadece seyredilen antik kadın tasvirleri ona yetmemişti. Antik Yunan yazarlarının korkuyla karışık bir hayranlıkla bahsettiği “Doğulu, güçlü, at binen savaşçı kadın” anlatılarının peşine düşme ihtiyacı, onu yerleşik dünyanın konforundan çıkarıp göçebe bozkırın rüzgarına sürükleyen temel motivasyondu.

Araştırmanın temelleri, aslında 1980’lerde, henüz Demir Perde inmemişken eşi Warren ile birlikte bu coğrafyaya yaptıkları gezilerle atılmıştı. Batı dünyasında Avrasya göçebeleri üzerine yapılan araştırmaların yetersizliğini gören Davis-Kimball, bu boşluğu doldurmak için “Avrasya Göçebeleri Araştırma Merkezi”ni (CSEN) kurarak araştırmanın lojistik altyapısını oluşturdu. SSCB’nin dağılmasıyla ortaya çıkan yeni jeopolitik iklimde, Rusya Bilimler Akademisi Arkeoloji Enstitüsü ve Kazakistan’daki yerel uzmanlarla sıkı bir işbirliği geliştirerek, uluslararası bir ekiple sahaya indi.

Kitabın ve araştırmanın çekirdek sahası, Güney Rusya ile Kazakistan sınırındaki steplerde yer alan ve M.Ö. 6. ile 4. yüzyıllara, yani erken Demir Çağı’na tarihlenen İskit ve Sarmat kültürlerine ait Pokrovka kurganlarıydı. (Kurgan veya Korgan özellikle Orta Asya ve Doğu Avrupa’daki yığma tepe ve höyük şeklinde bulunan genellikle tahtadan yapılmış mezarlar için kullanılan bir tümülüs (gömü yeri) türü.) Davis-Kimball’ın buradaki en büyük metodolojik devrimi, yerleşik arkeoloji dünyasının mezar buluntularına dayalı otomatik cinsiyet belirleme alışkanlığını reddetmesiydi. O güne dek kural basitti: Bir mezardan kılıç çıkarsa “erkeğe”, ayna çıkarsa “kadına” aittir. Jeannine ise etiketlerin ötesine geçip kemiklerin kendisine, yani osteolojik verilere odaklandı.

Pokrovka’daki bulgular ışığında Davis-Kimball, bozkır kadınlarının tek tip bir “Amazon” olmadığını, toplumda farklı ve güçlü rollere sahip olduklarını somut kanıtlarla ortaya koydu. İlk grup, kelimenin tam anlamıyla “Savaşçı Kadınlar”dı. Silahlarıyla gömülmüş bu bireylerin kemikleri incelendiğinde, hayatları boyunca yoğun bir şekilde at binmekten kaynaklanan femur eğrilikleri ve ağır kompozit yayları kullanmaktan dolayı bir erkeğinki kadar gelişmiş kol kası bağlantı izleri saptandı; hatta bazılarında iyileşmiş savaş yaraları mevcuttu. İkinci önemli grup ise “Rahibe veya Şaman Kadınlar”dı. Silah yerine bronz aynalar, taş sunaklar ve fosillerle gömülen bu kadınlar için Jeannine yeni bir yorum getirdi: Bu aynalar bir süslenme aracı değil, ritüellerde kehanette bulunmak için kullanılan şamanik kült objeleriydi; bu kadınlar toplumun ruhani liderleriydi. Elbette, sadece ev eşyalarıyla gömülen “Ocak Başı Kadınları” da vardı.

Ancak Jeannine’in çalışmasının en can alıcı noktası, sadece bu kemikleri tanımlaması değil; bu bulgulardan yola çıkarak konar-göçer yaşamın kadın üzerindeki etkisine dair geliştirdiği güçlü söylemdir. O, bozkırdaki bu görece eşitliği romantik bir bakışla değil, saf bir pragmatizmle açıklar. Bozkırın sert koşullarında, sürekli hareket halindeki bir obada, sürülerin korunması için nüfusun yarısını pasifize etme lüksünüz yoktur; bir saldırı anında herkes savaşçı olmak zorundadır. Jeannine’e göre bu eşitliğin teknolojik anahtarı ise “At”tır. Yerleşik toplumlarda savaş kaba kuvvete dayalıyken, atın üzerindeyken denge, hız ve binicilik becerisi öne çıkar; at, bozkırda fiziksel güç farkını sıfırlayan büyük eşitleyicidir. Yazara göre “Amazon Miti” de tam olarak bu noktada doğmuştur; kadınları eve hapseden yerleşik erkekler (Yunanlılar), kendi dünyalarına tamamen yabancı olan bu özgür ve güçlü kadın modelini gördüklerinde yaşadıkları şoku, onları “erkek düşmanı canavarlar” olarak mitolojileştirerek aşmaya çalışmışlardır. Jeannine’in en dokunaklı tespiti ise, bebeğiyle ve silahlarıyla aynı anda gömülen kadın mezarı üzerinedir; bu, bozkır kadını için annelik ve savaşçılığın birbirini dışlayan değil, iç içe geçen roller olduğunun kanıtıdır.

Kitap, bu güçlü sosyolojik tespiti sadece Pokrovka ile sınırlı tutmuyor, “güçlü kadın” geleneğinin izlerini Avrasya’nın geneline ve farklı tarihsel dönemlere yayıyor. Araştırma daha sonra doğuya, Çin’in Sincan bölgesindeki Tarım Havzası’na uzanıyor. Burada bulunan M.Ö. 2000’lere ait, Avrupai hatlara sahip “Tarım Mumyaları” üzerinde yapılan antik DNA ve tekstil analizleriyle, batıdaki İskit/Sarmat göçebeleri ile doğudaki bu halklar arasında genetik ve kültürel bir süreklilik olduğu tezi işleniyor. Yazar, bu etkinin sadece doğuyla sınırlı kalmadığını; Kelt ve Viking geleneklerindeki savaşçı kadın anlatıları ile bozkır geleneği arasında paralellikler kurarak bu kültürün Avrupa’daki yansımalarını da tartışıyor. Hatta bu geleneğin, daha sonraki Moğol İmparatorluğu’nda kadınların (Hatunların) yönetimde oynadığı aktif rollerle devam ettiğini vurguluyor. 

Savaşçı kadın

Peki, böylesine ezber bozan bir çalışma, yayınlandığı dönemde nasıl karşılandı? 

Jeannine’in bulguları, 2000’li yılların başında beklendiği üzere, sadece alkışlarla değil, hararetli tartışmalarla da karşılandı. “Savaşçı Kadınlar”, akademik dünyanın temkinli koridorları ile popüler tarihin heyecanlı okuyucusu arasında ilginç bir köprü kurdu.

Arkeoloji ve antropoloji dünyasında kitap, tabiri caizse, bir “uyandırma servisi” etkisi yarattı. Jeannine’in en büyük katkısı olan “mezar eşyasına değil, kemiğe bakma” (osteoloji) metodolojisi, başlangıçta geleneksel arkeologlar tarafından şüpheyle karşılansa da, zamanla yadsınamaz bir gerçeklik olarak kabul gördü. Bugün artık hiçbir ciddi arkeolog, sadece yanındaki kılıca bakarak bir iskelete “erkek” etiketi yapıştırma kolaycılığına kaçamıyor; bu anlamda Jeannine, disiplinin standartlarını değiştiren öncülerden biri oldu.

Ancak eleştiriler de az değildi. Akademik dünyada kaşların en çok çatıldığı nokta, Jeannine’in bulguları yorumlarken bazen “fazla ileri gitmesi” olarak görüldü. Özellikle İskit/Sarmat kadınları ile Tarım Mumyaları, Keltler ve hatta Vikingler arasında kurduğu doğrudan ve geniş bağlantılar, bazı tarihçiler ve uzmanlar tarafından “spekülatif” ve yeterince kanıtlanmamış, fazla cüretkar teoriler olarak değerlendirildi. Bazı eleştirmenler, onun “ayna=rahibe” denklemini de fazla genellemeci buldu; bir aynanın her zaman şamanik bir obje olmayabileceğini, sadece yüksek statü göstergesi de olabileceğini savundular.

Akademik dünyanın bu temkinli yaklaşımının aksine, feminist tarihçiler ve geniş okuyucu kitlesi için bu kitap bir hazineydi. Yıllarca “tarihin sessiz figüranları” olarak anlatılan kadınların, aslında tarihin en hareketli sahnelerinde başrol oynadığını somut kanıtlarla görmek, ataerkil tarih yazımına vurulmuş bir balyoz niteliğindeydi. Jeannine, kadınların sadece “erkekleşerek” değil; anne olarak, rahibe olarak, lider olarak kendi kimlikleriyle güçlü olabildikleri bir geçmişin mümkün olduğunu gösterdi.

Sonuç olarak, “Savaşçı Kadınlar”, bazı tezleri tartışmaya açık olsa da, arkeolojide bir paradigma değişiminin fitilini ateşledi. Jeannine Davis-Kimball, doğru soruları sorma cesareti gösteren bir “dışarlıklı”nın, yerleşik bilimin göremediği (veya görmek istemediği) gerçekleri nasıl gün yüzüne çıkarabileceğinin en ilham verici örneği olarak tarihe geçti. O, kemiklerin dilini çözdü ve bize, geçmişin kadınlarının sandığımızdan çok daha gür bir sese sahip olduğunu kanıtladı.

Bu yazı dizisinin başında bir kapıyı aralamıştık, Jeannine ile o kapıdan içeri girip toprağa dokunduk. Ama fark etmişsinizdir; bu sadece akademik bir merak değil, sanırım kendi merakımın izinden sizi de sürüklüyorum. Burada katı bir literatür tarama metodolojisi izlemiyorum; daha ziyade, göçebe topluluklardan geldiğini düşündüğüm atalarımın ayak izlerini, içgüdüsel bir pusulayla takip etmeye çalışıyorum.

Jeannine bize kemiklerin ve mezarların anlattığı somut “Amazon” gerçeğini gösterdi. Şimdi ise bu somut verilerin üzerine, kültürel ve yaşamsal bir katman çıkma zamanı. Bu yolculuğun bir sonraki durağında rotamızı, bozkırın bu kadim halkları olan İskitler ile Türkler arasındaki bağı, sadece savaş meydanlarında değil, yaşam tarzının en ince detaylarında arayan bir başka değerli isme, Emine Sonnur Özcan’a ve onun eserlerine çevireceğiz.

Özcan’ın çalışmaları, bizi Batı merkezli tarih okumalarının dışına çıkarıp, Doğu tarihçilerinin kaynakları ve derinlikli kültür okumaları üzerinden kurulan bir köprüye davet ediyor. Jeannine bize o kadınların nasıl öldüğünü ve gömüldüğünü gösterdi; Emine Sonnur Özcan ile ise onların nasıl yaşadığını, inandığını ve bugünümüze kadar uzanan kültürel kodlarını anlamaya çalışacağız.

Başak Bulut
6 Aralık 2025

Kaynakça

• Davis-KimballJeannine.
Türkçe Baskısı: Savaşçı Kadınlar Amazonlar. Çev. Mert Çağdaş, İleri Yayınları, 2013
(Kazakistan’daki savaşçı kadın mezarlarını bulan arkeoloğun kendi ağzından, kişisel ve bilimsel bir macera.)

2 Comments

  • İrem
    Yayınlandı 10 Aralık 2025 at 12:48

    boş ayna’da feminik ekseni araladığın için teşekkür ederim Başak <3 ve yine "ayna" olanı olduğu gibi gösterecek, tarih yazımının özellikle de kadınlar üzerinden -ataerkin - "olmasını istediği gibi değil".. serinin devamını heyecanla bekliyorum. eline sağlık...

    • Basak Bulut
      Yayınlandı 10 Aralık 2025 at 12:56

      İrem’cim çok teşekkür ediyorum, feminik anlam arayışlarımız ve farklı bir zihin şekillenmesi, bakış açısı aralama hallerimize devam edeceğiz. Belki bir podcast bile yaparız yakında…

Bir yorum bırakın

Destek Ver

Boş Ayna Dergi her zaman ücretsiz ve reklamsız yayın yapmaya devam edecek. Destek vererek varlığımızı sürdürmemize yardım edebilirsiniz.

Destekçi Ol