Epeydir yazmıyordum. Benim için zor bir dönemdi — aklımda tonlarca yazı fikri ve düşünce geçtiği hâlde olduramadım. İyice de biriktikçe hem Boş Ayna aileme karşı mahcup hissettiğim ve hem de kendime yüklendiğim için kalı-kalıverdi. Ama belki de böyle gerekmiş. Bu süreçte bana en iyi gelen şeylerden biri müzikti – zaten fikirler de bunun üzerineydi. Bana iyi gelen diğer şeyi, yazı yazmayı ertelemiş olmak da mühim değil. Belki bir ma anı gerekti.
Zen Budizmi’nde ma kavramı Türkçeye “boşluk” diye çevriliyor ama tam karşılıyor denemez. Ma, iki şey arasındaki anlamlı aralık demek. İki hareket arasındaki an. İki nefes arasındaki sessizlik. Bir notanın bitmesiyle diğerinin başlaması arasındaki o kısa, ağır, neredeyse elle tutulabilir an.
Japonlar bu kavramı her yerde kullanıyor — mimaride, şiirde, müzikte. Boş bırakılan alan, söylenmeyen söz, çalınmayan nota. Bunlar eksiklik değil; aksine anlamın tam oturduğu yer.
Müzikte de böyle işliyor. Bir şarkıyı güçlü yapan çalınan notalar değil, aralarındaki sessizlik. Miles Davis “Müzikte önemli olan çalmadığın notalar” demişti. Aslında bunu Zen, binlerce yıl önce kelimelerle ifade etmiş.
Sesin insan bedeni üzerindeki etkisi meselesi ise hem çok eski hem de şaşırtıcı derecede yeni.
Hint-Budist gelenekte Nada Brahma diye bir fikir var: evren sestir. Her şey titreşimden oluşur, her titreşim bir sestir, her ses bir anlam taşır. Modern nörobilim de aynı şey söylüyor.
Bir ses duyduğunuzda fiziksel olarak yaşanan şey şu: Ses dalgaları kulak zarını titreştirir, oradan iç kulağa geçer, vagus sinirine ulaşır. Vagus siniri vücudun en uzun siniridir ve beyin sapından karına kadar uzanır. Kalp ritminizi, nefes hızınızı, sindirim sisteminizi düzenler. Doğru bir ses, doğru bir frekansta, bu sistemi sakinleştirir. Stres hormonu düşer. Beyin dalgaları yavaşlar. Zaman algısı değişir.
Budist mantra meditasyonunun yaptığı da budur. Om sesi tesadüfi değildir — göğüs kafesinde, kafatasında, bütün bedende rezonans yaratır. Tibet’in kâse sesleri, Japon mokugyo davulları, Zen meditasyonunda kullanılan kin çanı — hepsi sesin bedeni nasıl etkilediğini keşfetmiş pratiklerin ürünleri.
Ama Zen’i diğer geleneklerden ayıran şey, sesin yanında sessizliğe verdiği ağırlıktır.
Zen’de sessizlik pasif bir durum değildir. Aktif bir sessizliktir, içinde her şeyi barındıran, hazır bekleyen bir an.
Müzisyenler bunu sahneye çıktıklarında yaşarlar. O an — bir şarkı bitmeden önce, kalabalık henüz alkışlamamışken, sesin havada asılı kaldığı o birkaç saniye — tam da bu. Ne ses, ne sessizlik. İkisi arasındaki şey.
Belki müziğin bize en çok iyi geldiği an da orasıdır. Düşünmenin durduğu, sadece titreşimin kaldığı o yer.
Şu sıralar İstanbul’da Dijital Deneyim Merkezi’nde “Düşler Zamanı: Japonya” adlı bir sergi var. Yirmi farklı müzenin arşivinden derlenen dört yüz eser, projeksiyon mapping, sanal gerçeklik ve artırılmış gerçeklikle yeniden yorumlanmış. Wabi-sabi, ukiyo-e, bonsai bahçesi… Japon estetiğinin farklı katmanları mekânın içine işlenmiş.
Wabi-sabi de sonunda ma ile ilgili: kusurlu olanın güzelliği, eksik olanın içindeki anlam. Pürüzsüz ekranlar aracılığıyla kusur felsefesini aramak. Belki de bu çelişki serginin en ilginç yanı.
Bazen büyük cevaplar aramak yerine sadece bir ses bulmak yeterli oluyor. Bir şarkı dinleyip huzurlu bir an yaşayabiliyorsunuz.
1969’da dünya karmakarışıktı. Vietnam, sokak ayaklanmaları, suikastlar. Miles Davis o yıl stüdyoya girdi ve tarihin en sessiz albümlerinden birini kaydetti: In a Silent Way. Açılış parçasının adı “Shhh/Peaceful” — Dur. Nefes al. Tam da ma’nın tarif ettiği şey.
Şu an da dünya çok karmakarışık. Belki bu yüzden bu şarkıyı hatırlamak, birkaç dakika sadece onu dinlemek gerek.
İrem Başaran
Mayıs 2026
Kaynaklar
Nada Brahma: Die Welt ist Klang – Joachim-Ernst Berendt (1983).
Sesin evrensel felsefesi üzerine temel bir kaynak.
The Philosophy of Aikido – John Stevens.
Aikido ve Zen felsefesinin kesişimi üzerine.
Miles Davis’in “çalmadığın notalar” sözü
çeşitli röportajlarında dile getirdiği, caz literatüründe yerleşik bir alıntı.
Miles Davis’in “Shhh/Peaceful”u için:
https://www.allaboutjazz.com/miles-davis-in-a-silent-way-miles-davis-by-trevor-maclaren
Ma ve Japon estetiği üzerine:
Arata Isozaki, MA: Space-Time in Japan (1978) sergisi kataloğu.
Vagus siniri ve ses ilişkisi:
Stephen Porges, The Polyvagal Theory (2011).
“Düşler Zamanı: Japonya” sergisi:
İBB Kültür AŞ Dijital Deneyim Merkezi, Mart–Yaz 2026.
Bilet: passo.com.tr

1 Comment
Basak Bulut
Ne güzel bir dönüş yazısı olmuş İrem. Miles Davis’ten Zen’e, ma kavramından vagus sinirinin bilgeliğine uzanan bu akış, bana müzik ve sessizlik üzerine çok sevdiğim bir alıntıyı hatırlattı: “İnsan hayatı, bütün müziklerin en derin boyutu olan o ebedi sessizliğe karşı bir gürültüden başka bir şey değildir.” Nasr’ın bu sözleri ve Erkan Oğur’u dinlerken o sesten ziyade sessizliği var eden tavrı, senin anlattığın aktif sessizlikle ne kadar örtüşüyor. Gürültünün adeta kutsandığı bir çağda, bize o “Saf Varlık”a giden yolu, çalınmayan notaların ve iki nefes arasındaki kutsal boşluğun kıymetini hatırlattığın için çok teşekkürler. Kalemine sağlık. Geçen yıl Erkan Oğur’u Ayvalık’ta dinleme fırsatımız olmuştu ve sessizlikten bahsetmişti, yazını okuyunca çağrışımlar silsilesiyle bir sözünü bırakıyorum buraya Erkan Oğur’un: “Müzik kainat boyuncadır. İnsan nefsine hakim olamayıp ona yaklaşmaya heves eder. Ve insan varlığının müzik olduğunu anladığında susar.”