Skip to content Skip to sidebar Skip to footer

Sugano Seiichi:
“Canlı Ukemi & Ölü Ukemi”

Aşağıdaki çevirisini okuyacağınız makale, Yoshimitsu Yamada Shihan’ın öğrencisi ve Heaven & Earth Dojo‘nun kurucusu Brian Ericksen Sensei tarafından 2017’de yazıldıktan sonra farklı kaynaklarda yayınlanmış. Aikido çalışmasında genellikle yanlış anlaşılan ukemi tekniklerinin anlamı ve işlevi üzerine Sugano Seiichi Sensei’nin fikirlerini açıklayan makale yayınlandıktan sonra yorumlarıyla birlikte tekrar düzenlenmiş ve genişlemiş. Bu yüzden okuma kolaylığını gözeterek makalenin çevirisini iki bölüm halinde yaptık.

Bir keresinde Sugano Sensei’ye doğru ukeminin ne olduğunu sordum. “Canlı ve ölü ukemi vardır” diye yanıtladı. Ne demek istediğini elbette sordum:

“Uke hareket eder, teknikle birleşir, tekniğin kendisi olur. O’Sensei geleneksel savaş sanatlarından yola çıkarak, başka bir seviyeye ulaşmıştı. Aikido sadece savaşmakla değil, hayatla ilgiliydi. İşte bu yüzden ukemi dairesel bir harekettir. Uke hareket eder, enerji toplar ve bedeniyle tekniğe dönüşür. Eski savaş sanatları, dövüşmek ve öldürmekle ilgiliydi ve dolayısıyla teknik uygulanan kişi düşüyordu. İnsan düştüğünde, bu ukemi değildir. Bu ölümdür. Eski sanatlar öldürmek için yapılır. Aikido ise yaşam gibi daireseldir. Ukemi de daireseldir, böylece uke yaşar ve yoluna devam eder. Ukemi yaşamaktır ölmek değil.”

Sensei elini kaldırdı ve açıklamasına devam etti:

“Doğru ukemi budur. Uke, elinizin çevresini saran hava gibidir. Hissetmezsiniz ama her zaman oradadır. El hareket ettiğinde havayı hisseder. Aynen uke gibi. O’Sensei uke’lerin su gibi hafif ve hareket halinde olmalarını isterdi. Doğru ukemi hareket etmektir, hafif olmak ve  nage’yle sürekli temas halinde kalmak ve hissetmektir.”

New York Aikikai’de bir uchideshi olarak 3 yıl geçirmiştim. Tüm bu zaman boyunca ukemi en fazla kafa yorduğum konulardan biriydi. İyi zamanlarımda bile  hareketlerimde her zaman bir ağırlık ya da bir eksiklik oluyordu. Başlarda çok daha korkunçtum. Çoğunlukla yaptığım şey bana teknik yapılması için öylece hareketsiz durmaktı. Bir süre sonra Yamada Sensei beni uke almayı bıraktı çünkü çok kötüydüm. “BRIAN!” diye bağırır  (birçok şey için, ama özellikle de korkunç ukemilerim sebebiyle) ve başkalarını uke alırdı. Ancak Sugano Sensei beni almaya devam etti. Bana iki ya da üç şans verirdi ve sonunda bir tank gibi üzerimden geçip beni mindere çarpardı. Muhtemelen diğer öğrenciler için de izlemesi ürkütücü bir manzaraydı. Kendimi toparladığımda, Sensei’nin parlayan gözleriyle güldüğünü görürdüm. Bütün neşesiyle tavsiye verirdi:  “Hareket etmelisin! Hareket et!”

Japonya’dan bir grup, New York Aikikai’yi ziyarete geldiğinde olaylar doruğa ulaştı. Dojo hakkında bir makale hazırlıyorlardı ve derslerde fotoğraf çekiyorlardı. Sensei teknik göstermek için beni aldı ve orada, fotoğrafçının gözü önünde, tekniklerden birine yüzümle yakalandım. Burnumdan akan kanla geriye doğru uçarken Sensei bile şaşırmış görünüyordu. Çok, çok korkunçtu.

Sensei bu fiyasko hakkında hiçbir şey söylemedi ama tabi ki mutlu değildi. Utanç içinde yanına gittim ve özür diledim. “Ukemi yapmalısın. Sen Uchideshi’sin.” dedi bana. Ona “Ukemi öğrenmek için ne yapabilirim Sensei?” diye sordum. Başını salladı. Tekrar sordum, “Kendimi geliştirmek için yapabileceğim bir şey olmalı, Sensei.” Bana dedi ki, “Sadece ukemi yap. Bir ay.” Bir ay boyunca derslerden sonra ukemi çalışmamı istediğini sanmıştım. Ama yanılmışım. “Hayır hayır! Teknik yok. Sadece ukemi. Bir ay.” Eyvahlar olsun.

Zor bir aydı. Günde üç, beş, bazen yedi saat ders yapıyordum ve sadece düşüp kalkıyordum. New York Aikikai ekibi Sensei’nin bana bu görevi verdiğini öğrendiğinde, av sezonu açılmıştı. Herkes beni uke olarak istiyordu. “Deshi pataklama zamanı” diyorlardı. Gerçekten uzun bir aydı.

Zorlu çalışmam sırasında beni bir öğle yemeğine götüren Sensei, kendisi başladığında ukemi öğrenme diye bir şeyin olmadığından bahsetti. Uchideshi olarak ilk birkaç ay boyunca, sadece sağa sola fırlatılıyor ve kendi başlarına nasıl düşeceklerini öğrenmek zorunda kalıyorlarmış. “Kimse öğretmiyordu! Sadece yapıyorduk!” Ardından Sensei ukemi’nin sadece öne ve arkaya yuvarlanmak olduğunu söyledi. Japonya’da olduğu gibi savaş sanatları öğrenerek yetişmediğimiz için ukemi çalışmamız gerektiğini söyledim. Sensei bir yere kadar haklı olduğumu düşünüyordu. Ama böyle bir çalışmanın birçok insanı doğal olmayan düşüş şekillerine soktuğunu söyledi. “Kendilerini fırlatıyorlar! Hiç iyi değil !” dedi gülerek. Teknik yapılırken durup,  hareket etmemenin daha doğal geldiğini söylediğimdeyse yine güldü. “Bir şey kafana doğru geliyorsa, kafanı hareket ettirirsin. Aksi halde doğal olarak darbe alırsın!”  İyi bir nokta. Nihayetinde Sensei, tek başına ukemi çalışmasının da işe yarayacağını, ancak esas olanın her zaman bir partnerle çalışmak olduğunu söyledi.

Bir ayın sonunda Sensei’ye gittim. Çalışmayı bitirdiğimi ve gerçekten çok şey öğrendiğimi söyledim ve teşekkür ettim. Sensei şöyle bir baktı bana ve “Hayır. Bir ay daha.” dedi. Cennetteki sevgili tanrım…

İkinci ayı hiç tamamlayamadım. Sadece iki hafta daha devam edebildim. New York Aikikai’de benimle çalışacak tek bir kişi bile bulamıyordum.  Başlangıçta, çalıştığım insanlar sadece teknik yapmaktan mutluydu, ama sonra sınıfın yarısı benim de birşeyler yapmamı istemeye başladılar. Tabi ki hayır demek zorundaydım. Çünkü anlaşma anlaşmadır. Halbuki çalışmanın düşme ve teknik uygulama şeklinde doğal bir ritmi vardı ve benimle bu ritm bozuluyordu. Bana hala sadece ukemi yapıp yapmadığımı soruyorlar ve benimle çalışmayı reddediyorlardı.

Kimse benimle çalışamadığı için ayı bitiremediğimi söylediğimde Sensei çok eğlendi. “Bahane yok! Bahane yok!” diyerek güldü. Görevimi tamamlayamamıştım, ama denerken çok şey öğrenmiştim.

Sugano Sensei, uchideshi’nin işinin ukemi yapmak olduğunu söylerdi.

‘Bu öğrenci olmanın özüdür. Ukemi, Aikido’nun yumuşak merkezini öğrenmektir. Yavaşça sönmekte olan bir dalganın içinden geçen bir sörfçü gibi tekniğin içinde olmaktır. Ukemi Aikido ve yaşamın kritik bir parçasıdır. Ukemi, çevremizi saran ve birlikte hareket ettiğimiz kuvvetlerle bağlantı kurmamızı sağlar. Aynı zamanda tekniği nasıl doğru ve işe yarar şekilde uygulayacağımızı da öğretir. Ukemi hızlı, verimli, hassas ve canlı olmalı, bu anlayışları tekniğin kalbine aktarabilmeli. Çünkü gerçek şu ki Aikido tekniği, dışarıda dojodaki şekliyle çalışmaz. Tekniğin gerçek durumlarda çalışmasını sağlamak için, tekniğin öğrettiği sert uygulamayla, ukeminin öğrettiği hız, hareket ve an be an farkındalığın birleşimine ihtiyaç var. Eğer biri ukemi eğitimini eksik bırakırsa, Aikido tekniğinin işe yaramasını beklememeli. Ukemi tekniği beslediği sürece, teknik pratik ve gerçek hayatta çalışan bir şey haline gelir.’’

Sugano Sensei

Sugano Sensei’nin Aikido’su, daha önce deneyimlediklerimden farklıydı. Bunun tarifsiz bir tarafı vardı. Büyük bir adam olmasına rağmen ne yaptığını görmek zordu. Ona saldırdığınızda, (birçok insanın O’Sensei’ye atfettiği gibi) ortadan kaybolur gibiydi. Göründüğündeyse – vay! Donovan Waite sensei bir keresinde şöyle demişti: “Saldırdığınız anda sanki bir deliğe düşmüşsünüz gibi her şey bir anda kaybolur. Tam delikten yukarı çıktığınızı hissettiğinizdeyse, bir tank üzerinize gelmektedir.”  Chiba Sensei’nin Avrupalı bir öğrencisi ise Sugano Sensei için, “Ona baktığında, önünde bir bulut varmış gibi görünüyor. Bulanıklık gibi. Gösterdiği tekniği bırak, duruşunu görmek bile zor” demişti.

Ancak tekniği, çalıştığı her kişide farklı hissediliyordu. Sugano Sensei beni bazen gerçekten zorluyordu. O sert fırlatışlardan sonra gerçekten kemiklerimin kırıldığını düşündüğüm ve tekrar ayağa kalkabildiğime şaşırdığım zamanlar oluyordu. Yine de asla ciddi bir sakatlık yaşamadım. Bazı öğrencileri, Belçika’ya ilk geldiğinde bir öğrencinin kolunu kırdığını söylediler. Gerçekten Sugano Sensei’den korkuyorlardı. Diğerleri içinse son derece nazik biriydi.  Sugano Sensei’nin tekniği için ‘ruh atışı“ dediğimde, eski öğrencileri epey şaşırmışlardı. Çünkü bedenim yere o kadar sert çarpıyordu ki sanki ruhum hafifçe bedenimden ayrılıp geri geliyordu. Eski öğrenciler Sensei’yi asla bir öğrenciye böyle sert teknik yaparken görmemişlerdi. Onlara  her zaman nazik davranmıştı.

Sensei her bir çalışmasında farklıydı. Her öğrenciye ihtiyacı olan şeyi veriyordu. Yapmak istediğini yapmak için tek bir yola saplanıp kalmak yerine, her an faklı yollar deniyordu. Bana sert atışlar yapıyordu çünkü sanırım dik kafalı bir öğrenciydim ve ukemi fikrini  anlamak için fiziksel pekiştirmeye ihtiyacım vardı.

Ukemi:

Bir sıhhiyeci olarak Afganistan, Helmand’da denizcilerle birlikte devriyedeydim. Birkaç gündür bu bölgeye girmeye çalışıyorduk, ancak her seferinde durduruluyorduk. İletişimimiz kesilmişti. Sonunda, Marjah’ı çevreleyen bölgeye ulaşmayı başardık, ancak bir tuzağa düşürüldük. Mermiler sol tarafımızdan üzerimize yağmaya başladığında, denizcilerle aynı anda kendimi yere attım. Düşerken tercuman arkadaşımın ayakta durduğunu açıkça gördüm. İkinci kere bu kadar yavaş tepki verdiğini görüyordum ve etrafımızda mermiler uçuşurken hala ayakta olmasına şaşkındım.

Ukemi:

Eşimle birlikte bir yerlere gidiyorduk. İşlerimizden dolayı iki araba ile gitmek zorundaydık. O kendi arabasıyla önden gidiyor ve yolu gösteriyordu ve ben de bilmediğim için takip ediyordum. Bir yerde aniden durup geri gelmeye başladı. Arabasının bana doğru hareket ettiğini fark ettiğim anda  geri giderek tepki verdim.  Arabadan çıkıp bana“Ne yapıyorsun? Adresin nerede olduğunu bilmediğimi söyledim, neden bu kadar yakınsın?” diye sordu. Biraz gerildik. Ona neredeyse bana çarpacağını ve iki arabamızı da zarar vereceğini açıkladım. Hareketini anında görmemiş ve tepki göstermemiş olsaydım, sonuç bir felaket olabilirdi.

Ukemi:

Dönem arasında bir yaz için Chiba Sensei’nin dojo’sunda yaşıyordum. Orada yaşayan bir uchideshi’nin motosikleti vardı ve yerel bir mekana Meksika yemeği almaya gidiyorduk. Ana caddeye çıktığımızda aniden hızlandı ve öne doğru eğildi. Rüzgâr bana çarptıktan sonra ben de  aynı şeyi yapıp eğildim. Küçük lokantada yemek yerken, benim için yaptığı testte başarısız olduğumu söyledim. “Ukemi yaparken, Sensei’yle uyumlu hareket edersin. Etmezsen Chiba Sensei sana vurabilir ve emin ol  yüzüne rüzgâr çarpmış gibi olmaz” diyerek cevap verdi. Chiba Sensei onlara, O’Sensei’ye hizmet ettiği dönemden bahsetmişti. O’Sensei Japonya’da dolaşır ve öğretirken, Chiba Sensei sürekli yanındaymış ve  her saniye O’Sensei’ye karşı dikkatli olması gerekiyormuş. Bu gerginlikle 10-15 kg kaybetmiş. O’Sensei sabah saat ikide tuvalete gitmek için uyandığında Chiba Sensei’nin uyanık olması ve bir şeye ihtiyacı olursa diye beklemesi gerekiyormuş. Chiba Sensei’ye göre ukemi yapmak da benzer bir anlayış barındırıyor. Tam bir dikkat, gözlem ve tam bir adanmışlık. O’Sensei dağın zirvesindeki tapınağa doğru yürürken, Chiba Sensei hemen arkasında, tek eliyle O’Sensei’nin sırtına destek olarak  eşlik ediyormuş.  O’Sensei’nin ileri yaşlara ulaştığı o  dönemde Chiba Sensei ve diğer uchideshi’ler bu yürüyüşe her zaman eşlik ediyorlarmış. Eğer öğrenci O’Sensei ile olan bağlantısını kaybederse ya da ona çarparsa, o kişiyi tekrar eşlikçi olarak almazmış.

Ukemi:

Chiba Sensei’nin kıdemli öğrencisi Juba Nour, dojo’sunu kuracak bir yer ararken, kiralık bir binanın kapısını çaldı. Aniden, nedenini bilmeden, durduğu basamaktan geriye sıçradı. Devasa bir fan, kendisini sıyırarak az önce olduğu yere düşmüştü. Görünüşe göre, ev sahibi çatı katında çalışıyordu ve kapının çalındığını duyunca  kim olduğunu görmek için eski sanayi fanının üzerine eğilmişti ve düşmesine sebep olmuştu. Panik halinde, birini yaraladığını ya da öldürdüğünü düşünerek aşağıya koştu ve şaşkınlıkla, Juba’nın kendisine baktığını ve yaralanmadığını gördü. O kadar etkilenmişti ki, binayı ciddi bir indirimle kiralayarak, Juba’nın ilk öğrencisi oldu. Chiba Sensei’den aldığı yoğun eğitim sayesinde Juba,  fanı düşerken görmemesine rağmen tepki göstermişti.

Ukemi:

Benim dönemimde New York Aikikai uchideshi’lerinden biri olan Jamie Kahn, Sugano Sensei’nin iyi ukemi’nin kişinin elinin etrafında akan hava gibi olması fikrinden en iyi şekilde yararlandı. Bazılarımızın ‘hayalet ukemi’ olarak adlandırdığı bir ukemisi vardı. Biri onu güçlü bir şekilde fırlattığında sanki ortadan kayboluyor gibi görünüyordu. Bu hayalet ukemiyi bir keresinde Central Park’ta paten kayarken görmüştük. Bir köşeyi döndüğünde, kendisine doğru -belirsiz bir sebeple- yumruğunu sallayan bir adamla karşılaştı. Jaime anında tepki vererek yumruğun altından geçti onu yere sermeyi amaçlayan saldırıdan kaçındı. Saldırganla yüz yüze geldiği anda irimi-nage cevap verdi. İşte bu tam anlamıyla gerçek ukemiydi.

Ukemi canlı, bağlı ve nageyle birlikte hareket halinde olmalı. Uke, şekilsiz ve görünmez olan bir şeyi alır ve ona şekil verir; ta ki tekniğe dönüşünceye kadar. Donar, direnir veya çatışırsa, ukemi ölüdür. Keza üzerine gelen ister endüstriyel bir fan, ister bir mermi, isterse çarpmak üzere olan bir  araba olsun, canlı olan her şey hareket eder ve kaçınmaya çalışır. Zaten ölü olansa tekniğin çalışmasını umut edemez bile.

Brian Ericksen Sensei
Heaven & Earth Dojo



Kaynak : AikiWeb – Alive Ukemi/Dead Ukemi
Yazar Hakkında: https://www.heavenandearthaikido.org/
Çeviri : Oğuzhan Yılmaz

Bir yorum bırakın

Total
0
Share