Bir Zen deyişi “dağları araştırdığında kendini araştırırsın” der. Dış dünyayı anlamak, aslında kendi “gerçek benliğini” anlamaktır. Sokrates’e göre gerçek araştırma kişinin kendi cehaletini, varsayımlarını ve ruhunu açığa çıkarır. Bir çiçeğe baktığında, ama gerçekten, derinine baktığında çiçeğin parçası olan ama çiçek olmayan her şeyi görebilirsin; toprak, su, arı, solucan, rüzgar, hava, güneşi, ay, yıldızlar, galaksiler, sonsuzluk ve boşluk. Hatta yeterince uzun süre bakarsan kendini de o aynada görebilirsin.
Kabuller ve red etmeler, tercihler ve terk etmeler, sıkı sıkı sarılmalar ve yok saymalar arasında, her ne kadar biz iki ayrı uçtan birini seçmek zorunda olduğumuza inansakta, kadim öğretiler döner dolaşır birlikten, teklikten bahseder. Felsefi bir akıl oyunu olarak bunu kabul edebiliriz belki ama pratikte yaşamımıza dokunması çok ciddi bir pratik ister.
Aikido’nun terkedilmiş köklerine doğru derinlemesine bir araştırmaya girişmek, işte böyle bir pratik sanırım. Oomoto Tarihi’nin üçüncü bölümüyle içeriye ve dışarıya dair araştırmaya devam ediyoruz.
Temel Prensip
1892 yılında, Ay Yeni Yılı’nda, Nao Deguchi, sonunda kendisini yirmi altı yıl boyunca Ushitora no Konjin adlı tanrıya bir araç (medyum) haline getirecek olan bir dizi görüden ilkini yaşamıştı. Bu büyük ruhun bildirileri, Oomoto’nun ilk kutsal metni olan “Ofudesaki“nin yüz binden fazla sayfasını oluşturuyordu. Ushitora no Konjin, ilk temasında, kendisinin ve Oomoto’nun misyonunu —dünyayı yeniden inşa etmek ve yeryüzünde daha önce hiç görülmemiş bir adalet ve kardeşlik toplumu meydana getirmek— ilan etmişti. Ushitora no Konjin ayrıca, “doğudan gelecek bir adamın” Ofudesaki’nin gerçek anlamını dünyaya açıklayacağını bildirmişti. Nitekim 1898’de, Kisaburo Ueda adında genç bir dahi gerçekten de doğudan gelmiş, kutsal metinden sayfalar okumuş ve Nao Deguchi ile ilk kez buluşmuştu.
Kurucu ile eş kurucunun o ilk buluşmasında gündeme gelmiş olması gereken pek çok şey arasında, kesinlikle paylaştıkları bazı görüşler en başından itibaren aralarında bir bağ oluşturmuş olmalı. Genç Kisaburo, döneme damgasını vuran adaletsizlik ve baskıyı erken yaşta tecrübe etmişti. Kendi gençliğini bitmek bilmeyen bir yoksulluk mücadelesi içinde geçirmiş ve birçok kez çaresiz köylüleri sömürüye karşı savunmuştu. Nao Deguchi ile ilk kez karşılaştığı dönemde, bir tür yerel kahraman olarak ün kazanmıştı. Ezilenlerin ihtiyaçları ve hakları adına hızla harekete geçebiliyordu. Baskı ve adaletsizliğin yer alamayacağı yeni bir toplum yaratma için sarsılmaz bir kararlılığa sahipti. Dolayısıyla, Ushitora no Konjin’in “güçlünün zayıfı ezdiği bir canavarlar dünyası” ifadelerini okuduğunda şüphesiz tüm kalbiyle bunu benimsemiş olmalı.
Söylendiğine göre, Kisaburo’nun kendisini yakın bulduğu bir diğer nokta da, her şeyi ilahi bir hiyerarşi aracılığıyla yöneten tek ve yüce bir tanrı kavramıydı. Böylece Şinto inancındaki çok sayıda tanrı, Tek Olan’ın tezahürleri ya da Birlik içinde yürütülen işleyişlerin yansımaları olarak anlaşılabilirdi.
Varoluşun birliğine dair bu büyük sezgiden, Oomoto’nun rehber ilkelerinden biri doğmuştur: Tüm dinlerin ortak bir kökenden geldiği anlayışı. Hepimiz tek bir Tanrı’nın çocukları olduğumuz gibi, dinlerimiz de ilahi bir dürtünün farklı ifadeleridir. Kuşkusuz, dinler birçok bakımdan birbirinden ayrılır. Ancak Oomoto’ya göre bu farklılıklar, Tanrı’nın zaman zaman kendini göstermeyi seçtiği çağların, iklimlerin, kültürlerin ve ırksal özelliklerin çeşitliliğini yansıtır. Bu nedenle dinler, hizmet ettikleri toplulukların ihtiyaçlarına göre işleyebilir.
Fakat hiçbir din, aralarındaki farklardan dolayı başka bir dini aşağı ya da yanlış görmek zorunda değildir. Hepsi aynı Yaradan’dan doğmuş kardeşlerdir ve ortak kökenleriyle sonsuza dek birbirine bağlıdır.
Kaynak: History of Oomoto
Çeviri: Oğuzhan Yılmaz
