Toprağın Tuzu:
Jedi’nin Gücü Sevgidir

Yönetmen Wim Wenders, “Toğrağın Tuzu” (The Salt Of The Earth) belgeselinde, fotoğraf sanatının büyük ustalarından Sebastiao Salgado ve yaşam öyküsünü anlatıyor. Wim Wenders ile fotoğrafçı Salgado’nun belgeselci oğlu Juliano Riberio Salgado’nun ortak yapımı. Wenders’in bundan yirmi küsur yıl önce Salgado’nun bazı fotoğraflarını satın almasıyla Salgado’ya olan merakı bir belgesel yapma isteğine dönüşüyor. Salgado’nun oğlu Juliano Riberio Salgado’nun da devreye girmesiyle film iki yönetmenin ortak yapımı haline geliyor. Süreçte Juliano’nun çok önceleri büyükbabasını aile çiftliğinde kaydettiği görüntüler ve Salgado’nun son büyük işi ‘Genesis’ sırasında çalışırken gerçekleştirdiği çekimler de belgeselin içine dahil oluyor. [1]


Toprağın Tuzu, Brezilya’nın Serra Pelada’daki bir açık altın madeni ocağında (şimdi kapalı) uzaktan birer karınca gibi görünen, çamura bulanmış binlerce işçinin, Salgado’nun çektiği fotoğraflarıyla başlar.

Yüzlerce metrelik devasa bir kratere benzeyen açık bir çukurda, çamura bulanmış 50 bin dolayında işçinin çalıştığını görürüz. Yeryüzüne açılan bu derin çukurda çalışan her bir işçi 25 – 45 kilogram arasındaki cevher çuvalıyla, bir dizi merdiveni günde 50-60 defa tırmanıyor.

Salgado burayla ilgili şöyle diyor:

“Köle gibi görünüyorlardı ama içlerinden biri bile köle değildi. Orada kölesi olunan tek şey, zengin olma arzusuydu. Serra Pelada’da, Brezilya’daki bu altın madeninde, o devasa çukurun ucuna kadar gittiğimde, tüylerim diken diken oldu. Daha önce hiç böyle bir şeyi görmemiştim. Orada yarım saniye içinde bütün insanoğlunun tarihini gördüm. Piramitlerin inşasının tarihini, Babil kulesini, Kral Süleyman’ın madenlerinin tarihini. Tek bir makine sesi bile gelmiyordu. Duyabildiğiniz tek şey o devasa çukurdaki 50 bin kişinin mırıltılarıydı. Sohbetler, gürültüler, insan sesleri, beden gücüyle çalışmanın seslerine karışıyordu. Sanki zamanın başlangıcına yolculuk etmiştim. Neredeyse altının bu insanların ruhlarına fısıldadığını duyabiliyordum.”

Yönetmen Wenders ise, Salgado’nun Serra Pelada’da çektiği altın madeni işçilerinin fotoğrafıyla ilgili şöyle diyor:

“Fotoğrafı kimin çektiği hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Ama büyük bir fotoğrafçı ve maceracı olması gerektiğini düşünmüştüm. Fotoğrafın arkasında bir damga ve imza vardı: Sebastiao Salgado. Fotoğrafı hemen aldım. Galerici çekmeceden aynı fotoğrafçıya ait başka fotoğraflar çıkardı. Gördüklerim beni derinden etkilemişti. Özellikle de kör bir Tuareg kadının portresi. Bu fotoğraf, o günden beri çalışma masamın üzerinde asılı dursa da, ne zaman görsem beni halen gözyaşlarına boğuyor. Salgado hakkında tek bildiğim onun insanlarla gerçekten ilgilendiğiydi ve bu benim kitabımda çok şey ifade eder. Nihayetinde tüm insanlar toprağın tuzudur.”

Eduardo Galeano da aynı fotoğraf hakkında, duygularını şöyle tarif eder:

“Bir madenciler ordusu mu bu, dağı tırmanan? Firavunlar zamanında piramitleri kuran işçilerin bir görüntüsü mü? Bir karınca ordusu mu yoksa? Karınca ya da kertenkele? Madencilerin derisi kertenkele derisi; gözleri kertenkele gözleri… Yeryüzünün bahtsızları, insana özgü bir hayvanat bahçesinde mi yaşıyorlar burada?”

Belgesel daha sonra Salgado’nun yaşamının ilk dönemini ele alıyor. Salgado hayata Brezilya’nın küçük kasabası Aimores’teki büyük bir aile çiftliğinde başlıyor; yedi kız kardeşiyle birlikte. İktisat eğitimi aldığı yıllarda Brezilya’daki askeri diktatörlüğe karşı muhalefete katılıyor. Bu karışık olaylar arasında kariyerini yarıda bırakıp hayatının aşkı Lelia ile evleniyor ve ülkesinin dikta rejiminden kaçıp Paris’e taşınıyorlar. Brezilya’da diktatörlüğün yıkılmasından sonra, önce Lélia daha sonra Salgado Brezilya’ya dönüyor. Brezilya’da kaldığı süre içinde ülkesinin en ücra köşelerine gidip, hiç bilmediği yerleri keşfediyor.

Salgado, fotoğraf kariyerinin ilk yirmi yılını dünyadaki insan mücadelesinin durumunu belgeleyerek geçirdi. Henüz acı çekmemiş bir fotoğrafçıydı ama Ruanda’da “Göçler” projesi üzerinde çalışırken objektifi artık acıyı ve vahşeti yakaladı.

Etiyopya’da bulunduğu sıralarda insanlığın acıya sürüklenen vahşi hikâyesiyle karşımıza çıkıyor. Siyasi etmenlerin daha da kötüleştirdiği Etiyopya’daki kıtlık, yoksulluk, güçsüzlük, yaşam ile ölümün en yakın olduğu anlara tanıklık ediyordu. Etiyopya’dan Sudan’a sürülen onca insan, hükümetin adaletsiz ve dürüst olmayan politikaları nedeniyle açlıktan kırıldığına şahit oluyor.

1990’ların ortalarına gelindiğinde Ruanda ile Kongo’da gerçekleşen katliama şahitlik eden Salgado’nun, yaşama dair gözlemlerinin değiştiği anlatıyor. Belgeselde gördüğümüz belki de en üzücü fotoğraflar, Kongo’nun Goma bölgesinde çekiliyor. Yaklaşık iki milyon Hutu mültecisi Temmuz 1994’te Ruanda’dan Kongo’ya kaçtığı dönemden çekilen fotoğraflar.

Kolera gibi bulaşıcı hastalıklardan her gün on iki ila on beş bin kişi ölüyor. Salgado, bir kepçenin dişlilerinden sarkan cesetleri, düzinelerce ceset ve onları toprakla kaplayan Fransız buldozer görüntüsünü yakalıyor.

Ruanda’da katliamdan kaçan Hutular’ın uzun yürüyüşleri esnasında objektife yakalananlar, yol kenarlarında ceset yığınları ve masum sivillerin ormanın içine sıkıştırılıp ardından katledildiği ya da ölüme terk edildiği görüntüler belgeselde Salgado’yla birlikte bizi de dehşete düşürüyor.

Salgado bununla da kalmayıp Yugoslavya’ya yolculuk etmiş, hem Hırvat hem de Sırp güçleri tarafından gerçekleştirilen vahşetin fotoğraflarını da çekmiş.

Bir noktada kameraya şöyle diyor:

“Bizler vahşi birer hayvanız. Biz gaddarız… Tarihimiz bir savaşlar tarihi. Bu sonu olmayan bir hikaye. Nasıl korkunç bir tür olduğumuzu anlamak için herkesin Kongo görüntülerini görmesi gerekiyor!”

Yeryüzündeki insanların insanlığa karşı yaptığı iğrençliklerden dolayı Salgado’nun yüreği burkulmuş, ruhu hastalanmıştır artık., Ruanda’dan ayrıldıktan sonra insanlığın kurtuluşuna dair umudunu kaybettiğini şu sözlerle açıklar:

“Artık hiçbir şeye inanmıyordum. Bir tür olarak insanoğlunun kurtuluşu olduğuna inanmıyordum. Böyle bir şeyden kurtulamazdınız. Biz yaşamayı hak etmiyorduk. Gördüğüm bir şeye ağlamak için kameramı kaç defa yere bıraktım bilmiyorum.”

Son Afrika yolculuğu sırasında gördüklerinden sonra “insan soyu için kurtuluş olmadığını” düşünerek fotoğrafçılık tutkusuna ara verir. Eşi Lelia ile birlikte, babasının Aimorés’teki kurak çiftliğine yerleşir. Tropik bir ormandan geriye kalan kıraç araziye.

Bir zamanlar tropik bir orman olan bu arazinin çıplak bir kabuk andırması Salgado çiftini şoke etmiştir. Ancak Lelia’dan, bu çorak ve çölleşmiş araziyi yeniden canlandıracak ve umutları yeniden yeşertecek bir fikir çıkar. Lelia’nın bu fikri aynı zamanda Salgado’yu da düştüğü manevi boşluktan çıkarır. Çocukluğundaki o yemyeşil çiftliği tekrar canlandırmak için Salgado ve eşi Lelia Instituto Terra‘yı kurarlar. Ardından muazzam bir ağaçlandırma projesine girişirler. Bölgenin eski halini yeniden canlandırma çabasıyla 2 milyonun üzerinde ağaç ekilir. Bundan sonra Salgado, gözünü doğaya çevirmeye başlar.

Bu proje hem Salgado’ya hem de topraklara hayat verir. Çoraklaşmış araziler yavaş yavaş tropikal bir ormana dönüşür. Yıllarca süren çalışmalarının ardından çevredeki kuraklık yok olur, yemyeşil ağaçların öyküsü insanlığa bir umut olur.

Çocukluğundaki ormanın ve nehrin geri gelişini gören Salgado’nun, fotoğraf tutkusu yeniden alevlenir. Toprak umutsuzluğunu bitiren Salgado, zihnini ve hayal gücünü yenilenmiş bir fotoğrafçı haline gelir.

Instituto Terra’daki başarılı sonuçlar Salgado’ya Genesis Projesi için ilham kaynağı olur. Bu kez Salgado objektifini insan eli değmemiş coğrafyaları ve modern hayatın giremediği insan toplulukları fotoğraflamak üzere doğa manzaralarına, hayvanlara ve yaban hayata çevirir.Genesis projesi hayata geçerken, Aimores’in bu yeni ormanına yaban hayat tam manasıyla girer.

Kusursuz doğa fotoğraflarının amacı, gezegenimizi koruma arzusunu ateşlemek ve insan vahşetinin durdurulmasının mümkün olduğunu göstermektir. Film şu sözle sona erer: “Doğanın tahribatı tersine çevrilebilir.” [2]

Hayatın aydınlık yanını da karanlık yanını da çok güzel anlatan bir belgesel Toğrağın Tuzu.

İnsanların zalimliğine utancımdan yerin dibine girdiğim belgeselin sonunda o kadar mutlu oldum ki. İnsanın sevgiyle yapmaya muktedir oldukları çok etkileyici. Katleden de insan, var eden de!

Yaşamımızı sürdürmek için, daha lüks içinde yaşamak için bile değil sadece nefes almak için, yaptığımız eylemlerin doğaya yansımasını düşünebilir misiniz? Benim için çok zor buna cevap vermek. O kadar görünmez iplerle bağlıyız ki birbirimize. Dünyanın bulunduğumuz yerinde, aldığımız nefes, yediğimiz yemek, kullandığımız elektronik eşyalar eş zamanlı olarak Afrika’da bir çocuğu etkileyebiliyor.

Her an açlık içinde, yokluk içinde, ölüme yakın, yaşamaya çalışan insanları düşünerek hayatımızı sürdüremeyiz öte yandan. Her insan kendi kötülüğünü içinde barındırır; farkında olarak ya da olmayarak. İnsanlığın doğası bu bahsettiğim. Zorbalık, zalimlik, hainlik vd tüm sıfatlar bizi niteliyor. Herkes zorba demiyorum. İnsanlığa ait özellikler bunlar diyorum daha çok.

Yapmayı, hayata geçirmeyi seçtiğimiz eylemlerin sonuçlarında kontrolümüz yok ama aklımız daha selimse güzeli bulacak eylemlere dahil edebiliyoruz kendimizi.

Aklımızı ve sezgilerimizi kullanarak seçimler yaparız. Olumlu, olumsuz, yıkıcı eylemleri hayata geçirmeyi seçeriz. Ve bu eylemlerin sonuçları Afrika’yı bulur. Vahşi doğada yaşayan hayvanlara ulaşır, okyanuslardaki hayatı etkiler. Her birimiz hayatta gördüğümüz sonuçların -iyi ya da kötü- sebebiyiz. Ama karalar da bağlamayalım çünkü daha önce de belirttiğim gibi eylemlerimizin sonuçlarını kontrol edemeyiz. Kötü kötüye, iyi iyiye neden olmayabilir her zaman. Demek istediğim iyilik için kötülüğü kullanabilirsiniz ve bir iyilik kötüye neden olabilir. Takdir edersiniz ki sürekli analiz etmeye çalışarak yaşayamayız, daha çok deliririz.

Kolayı var, aynı zamanda çok da zor, kalbimizdeki sevgiyi açığa çıkarmak. Çünkü sevgi aramızdaki bağları dönüştüren sihir gibidir. Sevince görürsün, gördükçe tanırsın, tanıdıkça kabul edersin, kabul ettikçe çoğalırsın, çoğaldıkça korursun, korudukça da yaşatırsın. Çiçeklenir, neşelenirsin.

Salgado büyük bir cesaretle bu hayatın en ağır gerçeklerini görmeye gitmiş dünyanın bir çok yerine. Onca acıyı görmek sevgiye küstürür insanı, kolay mı? Acı çektikçe, hayata inancımızı yitirmez miyiz? Sadece nefes alıp vermek değildir ki yaşamak.

O acı dönüşür. O acıya rağmen, her türlü acıya rağmen yaşamak için savaş verir insan. Hayat tatlıdır deriz ya, bunca vahşete rağmen mi? Yas süreçlerimizde kendimizi kaybetmeyip yaşamaya devam edersek sevgiye bir şans vermiş oluruz; yaşamayı seçtiğimiz için. Aldığımız nefes, sevdiklerimizle çoğalınca da orman olur; can olur.

Salgado ailesinin verdiği savaş, sevgiden alıyor gücünü. Yaşama değer verdikleri için dünyayı güzelleştirmeyi seçmişler. Onca acıya tanıklık etmiş olmalarına rağmen sevginin bu gücünü kullanmaları beni derinden etkiliyor. Hayata güvenmek imkansız. Hayatın tüm huysuzluklarına kulak tıkayıp ben yaşayacağım ve yaşatacağım demek ne büyük zenginlik. Ne büyük aşk.

Üstelik bir orman yapmış bu insanlar! Birlik olunca yapabileceklerimizi düşünemiyor insan.

Salgadolara jedi şövalyesi diyebiliriz bence. Yüzleştikleri insan zulmü karşısında bunalıma yenilmeden savaşarak bu dünyaya vahşi hayatın var olduğu bir orman hediye ediyorlar. İklim değişikliğiyle ölüme giden dünyaya nefes katıyorlar. İnsanın yaratıcılığının yaşam için kullanılması nefis bir yürek ferahlığı yaratıyor insanda. Kazanmanın veya kaybetmenin olmadığı bir savaştır yaşam için savaşmak.

Tabir-i caizse light side için savaşan jedi şövalyeleri olmak, iyi olmak için, iyi insanlar için, varoluşun iyiliği için emek vermek, sonucu ne olursa olsun, kaybedilmeyecek bir savaştır.

Bu bir dönüştürme. Bu sevgi. Jediların gücü.

Güç sizinle olsun ! (May the force be with you!)

Sevgi Sözügeçer


Kaynaklar:

  1. Refik Akyüz, Toprağın Tuzu: Güzel Görüntüler, Steril Film, Altyazı Dergisi, 151. Bölüm, 26.04.2020 https://altyazi.net/yazilar/elestiriler/topragin-tuzu-guzel-goruntuler-steril-film/
  2. Ömer Çiftçi, Sebastiao Salgado ve “Toprağın Tuzu”, biamag cumartesi, İstanbul BİA Haber Merkezi, 07.12.2019 https://m.bianet.org/biamag/sinema/216778-sebastiao-salgado-ve-topragin-tuzu
  3. Wim Wenders, “The Salt of The Earth (Toprağın Tuzu)”, Belgesel, Fransa 2014

Sevgi Sözügeçer

2015 yılından bu yana yoga ve meditasyonla ilgili çalışıyor; okumak ve uygulamak bazında, eğitmenliği yeni. 2010 yılından beri blog yazarı. Bursa doğumlu. Fahri Beytepeli. Ankara eğitimli. Şimdi İstanbul’da Biyomedikal Üretici Firmalarına kimyacı olarak danışmanlık yapıyor. Yaşama sanatı ile ilgili yazılar yazarken kendisini Yaşama Sanatı Dergisi Boş Ayna’da buldu. Yazdıklarını paylaşıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir