Varoluşa Arkeolojik Kazılar I

Mircea Eliade, varoluşumuza anlam arayışının kökenlerini ustalıkla araştırıp bize aktaran, 1907 – 1986 yıllarında yaşamış önde gelen din tarihçilerindendir. Kitaplarında dinlere dair kavram ve tanımlardan, simgelerden, kutsal mekanlardan, mitlerden kafamızda herhangi bir soru işareti oluşmasına izin vermeden oldukça detaylı bir şekilde söz eder.
Varoluşa arkeolojik kazılar serisinde, Mircea Eliade’nin insanın anlam arayışına dair yazılarının düzenlemelerini bulacaksınız. Serinin bu ilk bölümü “Dinler Tarihine Giriş” kitabının 1. Bölümü’ndeki kutsalın tanımlanmasıyla ilgili kısımla başlıyor:


Kutsal ve Kutsal olmayan

Günümüze kadar dinlere dair var olan tüm tanımlamaların ortak bir noktası vardır:

Her tanımlama, kutsalı ve dinsel yaşamı kutsal olmayan ve din dışı yaşam karşıtlığıyla açıklamaya çalışır.

Tarihte var olan kutsal olguların,

  • ayinler,
  • mitler,
  • ilahi biçimler,
  • tapınılan nesneler,
  • simgeler,
  • mukaddes insanlar,
  • hayvanlar,
  • bitkiler,
  • mekanlar yoluyla izleri sürülür.

Bu izlerden elde edilen her belge hiyerofani olarak kabul edilebilir. Hiyerofani (hierophany) Yunancada ‘hieros’ kutsal, ‘phainein’ göstermek anlamına gelir.

İlahinin veya kutsalın, özellikle kutsal bir yerde, nesnede veya durumda tezahür etmesi, belirmesi, tecelli etmesidir. Hiyerofanileri, fizyolojik, ekonomik, ruhsal ya da toplumsal yaşamın hangi bölümünde olursa olsun, oldukları gibi kabul etmemiz gerekir.

Sonuç olarak, insanlık tarihinde herhangi bir yerde hiç bir biçimde kutsallık kazanmamış bir şey-nesne, hareket, duygu, canlı ya da eşya vb.- olup olmadığını bilmiyoruz. Bir şeyin neden kutsallık kazandığını ya da neden bir süre sonra kutsallığı kaybettiğini bilmiyoruz ama bir insanın düzenlediği, hissettiği, karşılaştığı ya da sevdiği her şeyin bir hiyerofani olabileceği kesindir.

Örneğin, jestlerin, dansların, çocuk oyunlarının ve oyuncakların vb kökeninde dinsel bir neden yattığını bugün biliyoruz: bunlar bir dönem belli bir tapımın jestleri veya nesneleriydiler.

Hatta müzik aletlerinin, mimarlık araç gereçlerinin, ulaşım araçlarının (hayvanlar, arabalar, sandallar vb) başlangıçta kutsal nesneler veya etkinlikler olduklarını biliyoruz. 

Tüm mesleklerin, sanatların, endüstrilerin, tekniklerin dinsel bir kökeni olduğunu ya da zamanla tapımla ilgili değer kazandıklarını biliyoruz. 

Bu listeyi günlük alışkanlıklarla (kalkmak, yürümek, koşmak), çeşitli işlerle (avcılık, balık tutmak, tarım), tüm fiziksel etkinliklerle (beslenmek, cinsel yaşam vs) ve dilin belli başlı sözcükleriyle vs uzatabiliriz.

Herhangi bir yerde, herhangi bir zamanda, her insan grubu belli sayıda nesneyi, hayvanı, bitkiyi, hareketi vb hiyerofaniye dönüştürmüştür ve kuşkusuz, dinsel yaşamın bu binlerce yıl süren dönüşümünden hiçbir şey kaçamamıştır.

Tarihin akışında, tüm bu hiyerofanileri bünyesinde toplamış hiçbir dinin ya da ırkın olmadığı da doğrudur. Yani kutsal olan bir nesne, başka bir nesne hiyerofaniye dönüştüğünde, aynı ayrıcalığa sahip olmayabilir.

Kalküta’daki Kalighat Tapınağı’na giden halk için Durga, kendisine tekelerin kurban edildiği korkunç bir tanrıçadır; ama erginlenmiş birkaç sakta için Durga ölümden sonra dirilişin ve daimi kozmik yaşamın epifanisidir. 

Epifani: tezahür, ilahi veya yüce bir varlığın görünmesi

Özellikle Şiva’nın lingamına tapınanların büyük çoğunluğu lingamın, üreme organının arketipi olduğunu düşünmektedir; ama başkaları için farklı biçimlerde ortaya çıkan ve yeniden doğmadan önce dönemsel olarak ezeli, biçim öncesi bütünlüğüne geri dönen evrenin ritmik yaradılışı ve yok oluşunun bir işareti, bir ikonudur. 

Durga ve Şiva’nın hiyerofanileri gerçekte nedir?

Erginlenmişlerin anladığı mı? İnanan kitleler tarafından kavranılan mı?

Bunların her ikisi de Durga ve Şiva’nın varoluş biçimleridir. Her iki hiyerofani de tutarlıdır, varoluş biçimleri birbirleriyle çelişmez, aksine birbirlerini tamamlar ve birbirleriyle bütünleşir. Dolayısıyla her türlü hiyerofani kutsalın tarihini anlamamıza yardımcıdır.

Eski kültürlerin insanıyla modern insanı birbirinden ayıran temel farklardan biri eski insanların, günlük yaşamı (öncelikle cinsellik ve beslenme) belli bir kutsallık içinde yaşamalarıdır. 

Modern insanlar için fiziksel etkinlikler, eski kültürlerin insanı için kutsal eylemlerdir, törenlerdir. Bunlar aracılığıyla yaşamın temsil ettiği güçle birleşirler. Aslında güç ve yaşam, nihai gerçeklik epifanileridir. 

İlkel insan, kutsal olmayandan, hiçlikten kendisini kurtararak gerçekliğe yaklaşır, tabiri caizse Varlığa dahil eder. Ataların in illo tempore -tarihin başlangıcında- yapmış olduğu davranışın yinelenmesinden oluşan ayinde hiyerofani aracılığıyla, en sıradan, en anlamsız eylemlere yeniden varlık kazandırmak ister.

Ayin, yineleme yoluyla arketipiyle örtüşür ve kutsal olmayan zaman dilimini ortadan kaldırır. Böylece evrenin doğumu sırasında, in ille tempore gerçekleştirilen aynı eyleme katılmış olunur.

Eski zaman insanı tüm fiziksel eylemlerini törene dönüştürerek öteki tarafa geçmeye, zamanın (oluşumun) öbür tarafına geçmeye, sonsuzluğa ulaşmaya çalışır.

Eylemin, aşkın bir modelin ya da bir arketipin tekrarı olduğu sürece belirli bir anlamı vardır. Tekrarlar eyleme normallik kazandırır. Arketip tekrar edildiği sürece gerçektir. Eylem, hem bir törendir (insanı kutsal alana dahil ettiği ölçüde) hem de gerçeğe dahil oluştur. [1]

Kutsallık, insanlığın varlığından beri var olduğu aşikar olan ölümsüzlük, sonsuzluk arayışının çözümüdür desek bu anlatımın bir sonucuna varmış olabiliriz.

Peki eski insanların sürekli tekrarlarla daim kıldıkları arketipleri, sonsuzluğa bizim kollektif bilinçdışımızda ulaşıyor olabilir mi?

Tarihe olmuş bitmiş gözüyle değil de, zamanın döngüselliği var, tarihin tekerrürleri insanın aynı insan, canın aynı can olmasından kaynaklanıyordur diye baksak bugün kendimizi daha iyi anlayabiliriz belki de.

Kendimizi, erenlerin, bilgelerin sözlerinde aramamız boşuna değil. Kendilerini bilenler, belki tüm arketiplerini anlamış ve zamansızlıkta görmüşlerdir kendilerini.

Tarih ölü değil. Binlerce hatta belki de milyonlarca yıldır değişmeyen şeyler var. Başka türlü nasıl anlardık birbirimizi, aynı dili -insan olmanın dilini- konuşmadan?

Bir neandertalin mezarında cenin pozisyonunda gömülü olarak bulunmasının da belki bize anlattığı aynen budur. Ölen insanın yeni bir hayata doğduğuna inanıyor olabilirler. Ve bu da bir döngünün varlığına olan inanca dair kıymetli bir bilgidir. [2]

Bugün bir neandertal değiliz neticede. Değişen milyonlarca şey var. Değişenlerle birlikte değişmeyenlerin olduğunu görmek bizi sonsuz olanla ve değişmeyenle karşılaştırıyor diyebiliriz. Milyonlarca yıl önce anlam arayıp kutsalda bulanlarla bugün de aynı yerdeyiz. Bir anlam aramaya, ama farklı, ama benzer şekillerde yakalamaya çalışıyoruz. Hayatta anlam bulduklarımız, eski zamanlardan farksız, zamandan bağımsız. Görünenin ötesinde var olanı anlamaya çalışıp duruyoruz.

Anlayanlara şaşıyoruz, anlamlandıramıyoruz ya da her şey değişir diyerek anlam aramıyoruz ama yine de eskiye bakıp insanın aynı arayışta olduğunu görmek, anlam arayışının insan olmanın bir özelliği olduğunu gösteriyor. Belki de bu arayış ihtiyacı, o sonsuz var oluşun farkındalığıdır.

Sevgi Sözügeçer


Kaynaklar:

  1. Mircea Eliade, Dinler Tarihine Giriş, I Bölüm: Yaklaşımlar: Kutsalın Morfolojisi, Alfa Yayınları, 2. Baskı, 2018, s. 27-60.
  2. Prof. Dr. İsmail Gezgin, Mitoloji ve Yaşam Semineri, 19-20 Temmuz 2021

Sevgi Sözügeçer

2015 yılından bu yana yoga ve meditasyonla ilgili çalışıyor; okumak ve uygulamak bazında, eğitmenliği yeni. 2010 yılından beri blog yazarı. Bursa doğumlu. Fahri Beytepeli. Ankara eğitimli. Şimdi İstanbul’da Biyomedikal Üretici Firmalarına kimyacı olarak danışmanlık yapıyor. Yaşama sanatı ile ilgili yazılar yazarken kendisini Yaşama Sanatı Dergisi Boş Ayna’da buldu. Yazdıklarını paylaşıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir