Bugün gördüm onu. Sosyal medyada. Toz dumana karışmış bir savaş alanında, korkunun sembolü gibi kızıl zırhıyla yürüyen bir samuray. Dehşet verici maskesi yüzünde. Kılıçları hala elinde. Kınlarına dönecek kadar sakinleşememişler hala. Pençelerini geri çekme zamanı henüz gelmemiş bir kaplan gibi. Savaşın nefesini hala ensesinde hissediyor ama buna rağmen başı dik ve sakin adımlarla yürümeye devam ediyor. Ve ekranın tam ortasında bir yazı, bu manzaraya anlam katıyor.
“Penceresi olmayan karanlık bir odada kılıcını bilemek.”
Görüntü ve mesaj ilk bakışta beni yakaladı. Ama itiraf etmeyelim, o keskin kılıçların savaşçı ruhundan değil. Daha çok kırık bir kalpten. Dolayısıyla saniyeler içinde o penceresiz karanlık odada olduğumu, özgür olmadığımı ve buna rağmen kılıcımı keskinleştirmeye devam edecek iradeye bulmam gerektiğini düşünürken buldum kendimi. Sıkışmışlık hissi her yerimi sarmış olsa da eylemde olmaya devam etmeli, o karanlıkla dost olmanın bir yolunu bulmalıydım.
Bu bir cesaret hikayesi ya da motivasyon mesajı değildi. Keza karanlık hislerin hüküm sürdüğü bir dünya beni ayaklarımdan aşağı çekmeye çalışıyordu. Bu konuda epeyce başarılı da olmuştu.
Sonra bir anda, hala aynı görüntüye bakarken ve o penceresiz odaya kendimi kapatırken bir şey hatırladım. İyi bildiğim bir şey. Kafamda çakan şimşek beni tuvalette tutulduğum sonsuz kaydırmadan koparıp buraya getirdi.
Penceresi olmayan karanlık oda. Bu belki de içinde olduğum durumu değil, tam da ihtiyacım olan şeyi tasvir ediyordu. Belki de sorunun, karanlığın ya da içsel çatışmaların bir tasviri değil, çözümün ve ışığın bir metaforuydu.
Bu dünya zamanında varlığım, dışarıyla kurduğu temasla ve topladığım bilgilerle anlamlanıyordu. Ben kimim, ne yapıyorum, ne istiyorum gibi soruları kafamın içinde ne kadar döndürürsem döndüreyim cevap içeriden değil, dışarıdan, başkalarının seslerinden, deneyimlerden, birikmişlerden geliyordu. Odamın duvarları pencereler ve kapılarla doluydu ve sonsuz bilgi her yerden içeriye giriyor, bilgeliğin üstünü örtüyordu. Hiç durmadan, edepsizce çalışan beş duyu ben uykudayken bile biriktirdiklerinden bir “ben” yaratmaya devam ediyordu.
İşte bu yüzden penceresi olmayan karanlık oda tam da ihtiyacım olan çözümdü. Beden çerçevesine açılmış tüm pencereleri kapattığımda, kulaklarımı sessizliğe açtığımda ve gözlerimi karanlık için kapattığımda, işte penceresi olmayan karanlık odadaydım. Tek yapmam gereken, bacaklarımı çaprazlayıp, ellerimi birleştirip minderime oturmak ve kılıcımı keskinleştirmek üzere odama geri dönmekti.
Zihin av peşinde koşan vahşi ve aç bir hayvan gibiydi. Durma şansı yoktu. Avlanmaya devam etmesi gerekiyordu. Ben de bunu kendi yararıma kullanmaya karar verdim. Zihin hayvanını alıp penceresi olmayan karanlık odaya kapattım. Önce bir süre delirdi, kendini sağa sola vurdu. Sonra yavaşça sakinleşti ve düşünmeye başladı. Çevresine baktı. Buradan çıkmanın yolu olmadığını, buna izin vermeyeceğimi fark ettiğindeyse kazmaya başladı. Yavaşça ilerlese de durmadan derinlere doğru kazıyordu. O kazdıkça, eskiden dışarıdan içeriye doluşan şeylerle dolu olan oda, kendi toprağının sıcaklığıyla ısınıyor, kendi enerjisiyle aydınlanıyordu. Üzeri yığınlarla örtülmüş, yılların tozunun altında kalmış hazineler yavaşça açığa çıkıyordu. Zihin kazmaya devam ederken, doş durmamam biraz istif işi yapmam gerekiyordu. Bilgileri duvar köşelerine itmenin ve bilgeliğe yer açmam zamanı gelmişti.
Penceresi olmayan karanlık oda bendim ve kılıcım bilgeliği arıyordu…
Oğuzhan Yılmaz
6 Nisan 2026
Oğuzhan Yılmaz
Boş Ayna Dergi editörü ve yazarı. İda Dojo, Aikido eğitmeni (4.Dan Aikikai)
”Ayna olanı olduğu gibi gösterir. Olmasını istediğin gibi değil.”

1 Comment
Başak Bulut
Zihni, pençelerini çekmeyi reddeden vahşi bir hayvana benzetmek ve onu sabırla ehlileştirme sürecini anlatmak hali muhteşem. Bilgiyi duvar köşelerine itip bilgeliğe yer açmak… Günümüz dünyasında insanın en çok ihtiyaç duyduğu ancak yüksek gürültü maruziyeti sebebiyle farkına hiç varamadığı içerden gelen o bilgelik kazısı…Gerçek savaşçı zırhıyla değil, o karanlık odadaki sabrıyla belli oluyor demek…Teşekkürler, muazzam bir iç dökme, hepimizin içi…