Varoluşa Arkeolojik Kazılar II

Sevgi Sözügeçer

Varoluşa arkeolojik kazılar ünlü din tarihçisi Mircea Eliade’nin “Dinler Tarihine Giriş” kitabının ikinci bölümüyle devam ediyor. Kitabın bu bölümünde gök tanrılara, göksel simgelere ve ayinlere yer verilmiş. Serinin ikinci yazısı kitabın ikinci bölümünün ilk kısmının düzenlemesi/özeti. Serinin üçüncü yazısı da kitabın ikinci bölümüyle devam edecek.
Bu bölümlerle göğe bir de Eliade ile bakalım.


Kutsal Gök

Dünyanın en yaygın dualarından birinde şöyle seslenilir: “Gökteki Babamız” Dünyanın en eski duası da aynı Gök Baba’ya edilmiş olabilir. Afrika’da Ewe kabilesinde “Nerede gök, orada Tanrı” diyerek ettikleri bir dua vardır. En başından beri tektanrıcılığın var olduğunu kanıtlamaya çalışan, tanrı düşüncesinin kökenin araştırmalarını yapan P. W. Schmidt, gök tanrılarının en ilkel insan topluluklarında bile var olmasını tektanrıcılıkla ilişkili olduğunu söyler.

Gök, kendisini aşkınlık, güç ve kutsallık olarak ortaya koyar. Yalnızca göğe bakmak bile ilkel insana dinsel duygular verir. Göğe bakmak aydınlanmak demektir. Gök, ilkel insana, gerçekte nasılsa öyle görünür: sonsuz ve aşkın. Aşkınlığının simgesi sonsuz olmasından kaynaklanır. En yüksek olmak doğal olarak tanrılara özgü bir niteliktir. İnsanın ulaşamadığı yukarı bölgeler, yıldızlı gök, mutlak gerçeklik, sonsuzluk gibi ayrıcalıklara sahiptir. Yükseğin aşkın ya da dünya dışı, sonsuz olma niteliği insana, insanın zihnine ve ruhuna doğrudan ulaşan bir bilgidir. Kendini tüm doğallığıyla keşfeden, evrendeki yerinin bilincine varan insan, simgeleri doğrudan algılar; bu temel keşifler insanın dünya üzerindeki dramına organik bağlarla o kadar bağlıdır ki, aynı simgeler hem insanın bilinçaltı etkinliklerini hem de duygusal yaşamının en gelişmiş ifadelerini belirler. Gök dinsel bir değer kazanmadan önce de aşkındı. Gök doğal olarak varlığıyla aşkınlığı, gücü ve değişmezliği simgeler. Gök vardır; çünkü yücedir, sonsuzdur, dokunulmazdır, güçlüdür.

Gök tanrıları ne zaman ortaya çıkmış, ne zaman göğün kutsallığının yerine geçmiş belli değildir. Kesin olan gök tanrılarının en başından itibaren yüce tanrılar olduklarıdır. Gök tanrılarının tarihi olarak adlandırılabilecek tarih çoğunlukla güç, yaratılış, yasalar ve egemenlik sezgilerinin tarihidir.

Avustralya Gök Tanrıları

Baiame: Gökte bir akarsuyun yanında (saman yolu) yaşar ve burada masumların ruhlarını kabul eder. Kristal bir tahtta oturur; güneş ve ay oğulları ve yeryüzündeki habercileridir. Bazı kabilelerde gözleri olduğu da söylenir. Her şeyi duyar ve görür. Yıldırım sesidir; dünyaya bereket veren ve ürünlerin büyümesini sağlayan yağmuru o yağdırır, bu anlamda yaratıcıdır. Baiame kendi kendini yaratmıştır. Sadece erginlenmişler ezoterik adını bilir. Diğerleri baba veya efendi derler.

Daramulun: Kilden yapılan kaba saba imgeler erginlenme törenlerinde sergilenir. Daha sonra büyük bir özenle parçalanıp dağıtılırlar. Kısa bir süre yeryüzünde yaşamıştır ve erginlenme törenlerini başlatmıştır. Sonra yeniden göğe yükselmiştir sesi -yıldırım- duyulur ve yağmur gönderir. Erginleme töreni görkemli bir boğa böğürten (bul roarer) gösterisinden oluşur. Yalnızca erginler Daramulun’u tanıyabilirler. Geceleri ormandan gelen sesler erginlenmemişleri çok korkutur; çünkü onlara göre tanrının çok yakında olduğu anlamına gelir.

Bunjil: Göğün en yüksek katında karanlık gökyüzünün yukarısında yaşar. Büyücü-hekimler ancak bu dağ zirvesine benzer karanlık gökyüzüne ulaşabilirler. Toprağı, ağaçları, hayvanları ve insanları yaratmıştır. İnsanı kilden yapmış sonra ona, burnundan, ağzından ve göbeğinden ruh üflemiştir. Bir efendi gibi elindeki büyük kılıcıyla bulutların üzerinde oturur.

Gökyüzüne ait özellikler Avustralya’nın diğer yüce tanrılarında da vardır. Hemen hemen hepsi iradelerini, yıldırımla, şimşekle, rüzgarla, gökkuşağıyla vb gösterirler. Avustralya dinlerinin başlıca özelliği üstün ve yaratıcı bir yüce varlığa inanmak değil, totemizmdir. Aynı duruma başka yerlerde de rastlıyoruz; yüce tanrılar sürekli olarak dinsel hayatın kıyısına itilirler ve sonunda unutulurlar; insana daha yakın öteki kutsal güçler günlük yaşamda da daha ulaşilabilir, daha yararlı ve önder bir roldedirler.

Andamanlar’da ve Afrikalılar’da Gök Tanrılar

Puluga: Andaman takım adalarındaki en ilkel halklardan birindeki Ulu Varlık. Gökte oturur. Sesi gök gürültüsü, nefesi rüzgardır. Fırtına öfkesinin işaretidir, emirlerine uymayanları yıldırımla cezalandırır. Kendine bir eş yaratır ve çocukları olur. Gökyüzündeki evinin yanında güneş (dişil) ve ay (eril) vardır, bunların çocukları da yıldızlardır. Puluga uyuduğunda kuraklık olur. Yağmur yağdığında tanrı yer yüzüne inmiş ve yiyecek arıyordur. Puluga dünyayı ve ilk insan Tomo‘yu yaratır. İnsanlar çoğalırlar ve dağılmaları gerekir. Tomo’nun ölümünden sonra insanlar yaratıcılarını unuturlar. Bir gün Puluga’nın öfkesi patlar ve tufan tüm dünyayı kaplar. İnsanların sonu gelir; yalnızca dört kişi kurtulur tufandan. Puluga onlara acımıştır, ama insanlar her zaman dik kafalıdır. Onlara emirlerini bir kez daha hatırlattıktan sonra çekilir ve insanlar onu bir daha göremezler. Uzaklaşma miti tapımın unutulmasıyla ilişkilidir. Andamanlılar hiç bir tanrı tapımına sahip değillerdir, dua etmez, adak adamaz, ibadet etmez, lütuf beklemezler. Yalnızca Puluga’nın korkusundan emirlerine uyarlar. Emirlerinden biri bereketli bir avdan sonra köye dönen avcıların kutsal sessizlikleridir.

Temaukel: Afrika’da Tierra del Fuego’da tanrının adıdır ama asla telaffuz edilmez. Genelde ‘gökte olan’, ‘gökte oturan’ olarak adlandırılır. Ebedi, her şeyi bilen, her şeye kadir ve yaratıcı olandır. İnsanlardan uzaktır, dünya işleriyle ilgilenmez, imgeleri ya da rahipleri yoktur. Ahlak kurallarını getirmiştir, yargılayandır ve nihayetinde bütün mukadderatın sahibidir. Ona yalnızca hastalık söz konusu olduğunda dua edilir. Kötü havalarda ona adaklar sunulur.

Nyankupon: Afrika’da yüce varlıkların adıdır. Aynı sözcüğü yağmur ve gökyüzü için de kullanırlar. Nyankupon bom: gök gürlüyor (N. gürledi), nyankupon aba: yağmur yağıyor. (N. geldi) Zencilerde nyame gökyüzü anlamına gelir. Nyam kökünden gelir; parlamak demektir.

Mawu: Ewe halklarının çoğu için yüce varlığın adıdır. Kaplamak anlamına gelen wu kökünden gelir. Gökyüzü ve yağmur için de kullanılır. Göğün maviliği Mawu’nun yüzüne örttüğü peçedir; bulutları, giysileri ve mücevherleridir. Beyaz ve mavi en sevdiği renklerdir (Rahip başka renkte giysi giyemez.) Işık Mawu’nun bedenine sürdüğü yağdır. Her şeyi bilir.

Nyankupon/Nyame

Tirawa Atius: Herşeyin babası varolan her şeyin yaratıcısı ve hayat verendir. İnsanları yönlendirmek için yıldızları yaratmıştır; şimşekler bakışlarıdır, rüzgar nefesidir. Tapımında belirgin olarak gökyüzüne özgü renk simgeleri vardır. Önemli bir mitsel ve dinsel figürdür. “Tirawa bir insan değildir. O her şeydedir. Neye benzediğini kimse bilemez.”

Bantular şöyle der: ‘Tanrı insanı yarattıktan sonra onunla hiç ilgilenmez.” Negrilleler “Tanrı bizden uzaktır” derler. Ekvator Afrika’sının ovalarında yaşayan Fang halkı din felsefelerini şu dizelerle özetler:

Nzame (Tanrı) yukarıdadır, insan aşağıda,

Tanrı tanrıdır, insan da insan.

Herkes kendi yerinde, herkes kendi evindedir.

Gök Tanrılarıyla kaynaşan, yerine geçen veya yardımcı ilahi biçimler

Fiji’nin dinsel uygulamaları, Ndengei adında bir göktanrısına hala inanmalarıyla birlikte animizm de içerir. Bu tanrı paradoksal biçimde mağaraya saklanarak yaşayan büyük bir yılan ya da yılan başlı taş bedenli bir canlı olarak betimlenirdi. Bu yılan hareket ettiğinde toprak sallanır. Bu tanrı dünyanın yaratıcısıdır, her şeyi bilir, görür, kötüleri cezalandırır.

Melanezya’da iki kardeşle ilgili bir mit anlatılır; bu erkek kardeşlerden biri zekidir, öteki aptal (ayın iki evresi); onları yaratan göğün yüce varlığıdır ve kardeşler zamanla bu tanrının yerini almışlardır. Genelde Yüce Varlık yerini evreni düzenleyen demiurgos‘a bırakır. Demiurgos, onun emirlerini izleyerek dünyayı düzen içinde tutar. Bazı durumlarda Yüce Varlık yerini güneş tanrısına bırakır.

Tlingit yerlilerinde (Kuzeybatı Pasifik) başlıca tanrı figürü bir demiurgos ve ilk kahraman olan Karga‘dır; dünyayı yaratmıştır (daha doğrusu dünyayı düzenlemiş, uygarlık ve kültürü yaymış.) güneşi yaratmış ve serbest bırakmıştır. Bazen Karga, bunları yüce bir ilahi varlığın emriyle yapar (belki de onun oğludur).

Kuzey Amerika’da göğün yüce varlığı genellikle iri bir kuşla (karga vb) temsil edilen gök gürültüsü ve rüzgarın mitolojik kişileştirmesiyle birleştirilme eğilimi vardır; bir kanat çırpışıyla rüzgar çıkarır ve dili şimşektir.

Gök gürültüsü tüm mitolojilerde gök tanrının silahıdır ve yıldırımıyla vurduğu yer kutsallık kazanmaktadır (Eski Yunan-enelyson, Roma-fulguritum), en çok yıldırımın düştüğü ağaca (meşe), Yüce İlahi’nin ihtişamı bahşedilir (Zeus’un Dudone’deki meşesi, Roma’da Jupiter Capitolinus’un meşesi, Slavlarda Perun’un meşesi vb) Dünyanın her yerinde gök gürültüsünün kutsallığıyla ilgili pek çok inanış vardır. Gök gürültüsü taşları denilen aslında tarih öncesinden kalma çakmataşlardan başka bir şey olmayan taşlar şimşeğin okunun ucu olarak kabul edilir, bunlara saygı duyulur ve bu taşlar dikkatlice korunur. Yukarı bölgelerden düşen her şey gökyüzünün kutsallığına sahiptir.

Dünyanın bir çok bölgesinde tanrının cinsiyeti yoktur, cinsiyetten yoksundur. Bu nedenle eşit derecede hem erkek hem de dişidir. Bazı kaynaklarda he-she olarak anılmaktadır. Erdişilik tanrısal bir özelliktir (tüm mitsel ifadelerde olduğu gibi). Bütünselliği, karşıtlığın birliğini formüle eder.

Modern zihniyet için böylesine belirsiz mitler çevresinde oluşan bu tür tanrılar soyut kavramlardır. Biz bunları tanrı olarak kabullenmektense felsefi kavramlar olarak kabul etmeye eğilimliyiz. Bu kavramları ve epifanileri (epifani: tezahür, ilahi veya yüce bir varlığın görünmesi) oluşturan ilkel insan için bilginin ve kavrayışın, kudretin ve kutsal gücün epifanileri olduğunu ve böyle kalacağını unutmamak gerekir. Her şeyi gören ve bilen her şey olabilir ve her şeydir de. Kimi zaman böyle bir göksel yüce varlık evrenin temelini oluşturabilir; evrensel dengelerin yaratıcısı ve düzenleyicisi olabilir. Kimi zaman evrenin metafizik özüyle geçici ve geleceğe yönelik olaylar içinde sonsuz ve evrensel olanla örtüşebilir. Öyle ki bu yasaları tanrılar bile yok edemez. [1]

İda-pingala kavramlarını öğrendiğimden beri kafamda şimşekler çakıyor. Bu göklerden gelmiş olsalar gerek.

İda ve pingala bilincin iki boyutu olarak geçer. İda, ay bilincidir. Bedenin ölümlülüğünün zaman içerisindeki ifadesidir. Yaşamın boyutları içinde bizim gördüğümüz boyuttur.

Pingala, güneş bilincidir. Zaman-alan boyutunun ötesindeki enerjinin ifadesidir. Ölümsüzdür. [2]

Gerçeğin iki yüzü gibi ida ve pingala. Yani gerçekliğin iki yüzü olan her şey belki bu alanda benzerlik taşıyor olabilir. Dinler Tarihi’ne giriş kitap bölümünün bu kısa özetinde anlatılan cinsiyetten yoksun tanrı he-she de ida ve pingalanın birlikteliği gibi yansıyor bana. Karşıtlığın birliğine benziyor.

Her şeyi gören, bilen her şey inancı bugün de var, o zaman da var. Bu boyut da sanki pingala ile ilişkili. Mitolojinin bize anlattıkları da sanki pingala alanında. Başlangıca yakın zamanlardan yansıyanların taşıdığı benzerliklerde de sanki sonsuzluğun izleri var. Eski insanların sürekli tekrarlarla daim kıldıkları arketipler, sonsuzluğa bizim kollektif bilincimizden mi ulaşıyor diye sormuştum ilk bölümde. “Zamanın döngüselliği var, tarihin tekerrürleri insanın aynı insan, canın aynı can olmasından kaynaklanıyordur diye baksak bugün kendimizi daha iyi anlayabiliriz. Kendimizi, erenlerin, bilgelerin sözlerinde aramamız boşuna değil. Kendilerini bilenler, belki tüm arketiplerini anlamış ve zamansızlıkta görmüşlerdir kendilerini. Tarih ölü değil, binlerce yıl boyunca değişenler ve değişmeyenler var. İkisi de var, ikisi de değerli.

Burada hiç değişmeyenler olarak anlattığım pingalayla örtüşüyor. Değişenler de ida. Mitlerle binlerce yıldır anlatılanlar pingalaya, yaşadığımız hayat, başı ve sonu olan, her an değişen, idaya dair. Göklerdeki kutsal pingala, kutsalı anlamaya çalışan insan ida, anlamaya çalışma özelliğimiz aynı da o zaman anlam arayan kişi ve şimdiki birbirinden farklı.

Dünyanın farklı bölgelerinde bulunan izler benzer. İnsan insana benzer. Her insanın hayata dair yorumu farklı olsa da insan, yine insan. Kendisine ve hayata dair nasıl hikayeler, fikirler üretirse üretsin evrensel işleyiş tüm fikirlerin ötesinde sonsuz gerçekliğiyle keşfi/fark edilmeyi bekliyor.

Sevgi Sözügeçer


Kaynaklar:

  1. Mircea Eliade, Dinler Tarihine Giriş, II Bölüm: Gök: Gök Tanrıları, Göksel Simgeler ve Ayinler, Alfa Yayınları, 2. Baskı, 2018, s. 65-85.
  2. Zeynep Aksoy, Yoga Eğitmenlik Eğitimi, 10.Modül: Yaşam Haritaları, Ders Notları, 2020.

Sevgi Sözügeçer

2015 yılından bu yana yoga ve meditasyonla ilgili çalışıyor; okumak ve uygulamak bazında, eğitmenliği yeni. 2010 yılından beri blog yazarı. Bursa doğumlu. Fahri Beytepeli. Ankara eğitimli. Şimdi İstanbul’da Biyomedikal Üretici Firmalarına kimyacı olarak danışmanlık yapıyor. Yaşama sanatı ile ilgili yazılar yazarken kendisini Yaşama Sanatı Dergisi Boş Ayna’da buldu. Yazdıklarını paylaşıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir